Kuzey Ege Hikâyeleri

Geç Antik Çağ Ve Roma Orta Çağı’nda Midilli

Aegean Stories Vault ’a bu makaleyi Dimitris Krallis katkı olarak sunmuştur.
 
19.yüzyıla ait Komninakis Krallis Konağı’nın duvarlarında, antik ve Bizans dönemlerinde Methymna olarak bilinen Molyvos’ta Osmanlı imparatorluk başkenti Konstantinopolis’in büyük ölçekli tasvirleri yer almaktadır. Benzer imgelerin Molyvos’taki başka bir konakta da bulunması, –hem Müslüman hem de Hristiyan–  yerel eşrafın imparatorluk ve ruhani otoritenin bu merkezine yönelimini göstermekte ve Midilli (Lesvos) adası ile Boğaz (Bosphorus) üzerindeki bu büyük şehir arasındaki uzun süreli bağı vurgulamaktadır. Osmanlı döneminde bu bağlar, başkent ile ada arasındaki sıkı ekonomik ilişkilerle desteklenmiştir. Nitekim Midilli, Konstantinopolis’in zeytinyağı ihtiyacının önemli bir bölümünü karşılamaktaydı.[1] Bununla birlikte bu tür bağlantılar yalnızca Osmanlı dönemine özgü değildir. Geç Antik Çağ ve Orta Çağ dönemlerindeki Roma dünyasına ilişkin bir inceleme, daha eski bölgesel ve bölgeler arası bağlar varlığını sürdürürken ve güçlenip zayıflarken, Konstantinopolis’in Midilli sakinlerinin hayatlarına giderek nasıl dokunduğunu ortaya koymaktadır.
 
Adanın tarihi, daha geniş Akdeniz ağları içinde güçlü bir bütünleşmenin yaşandığı dönemler ile daha yalıtılmış bir bölgeselciliğin öne çıktığı zamanlar arasında gidip gelmiştir. Benzer şekilde, Orta Çağ’da ada sakinlerinin deneyimi de oldukça çeşitlilik göstermiştir. Kimi zaman hızlanmış temaslara ve uzun mesafeli bağlantılara maruz kalmışlar, kimi zaman ise kendilerini Ege Denizi’nin sulu duvarının ardında görece yalıtılmış bir konumda bulmuşlardır.[2] Orta Çağ’da Midilli tarihinin incelenmesine imkân veren kaynaklar görece sınırlı olduğundan, adanın Orta Çağ geçmişi bağlantılılık ile yalıtılmışlık, yakınlık ile mesafe arasındaki gerilim üzerinden ve aynı zamanda içsel/yerel aktörlerin rolünü dışsal güçlerle birlikte değerlendirerek daha iyi anlaşılabilir. Bu nedenle, bu makale Osmanlı ve modern dönemleri ele alan eş metinden belirgin biçimde ayrılır, çünkü çok daha şematik ve kavramsal bir yaklaşım benimsemektedir. Amaç, adanın tarihine ilişkin bir tasviri büyük ölçüde mekânlar arasındaki ilişkilerden, anlatılardan ve sınırlı maddi kanıtlardanhareketle kurmaktır. Bu tasvir, arşiv kayıtlarına, resmî belgelere ve günümüze ulaşan mimari çevreye daha az dayanmaktadır.
Molyvos’un Hristiyan Osmanlı seçkinlerinin bakışı Konstantinopolis'e yönelir

Bizans’a ilişkin popüler algılar ile Bizans çalışmaları alanındaki akademik katkılar arasında muhtemel bir zaman farkı bulunduğundan, son dönem çalışmaların Bizanslıların Romalılığı (Romanness) kimliklerinin temel bir bileşeni olarak ele almaya odaklandığını belirtmek gerekir. Bu makalenin amacı doğrultusunda, Orta Çağ’da Midilli sakinleri, anlamlı bir Roma siyasal kimliğine sahip Roma tebaası olarak ele alınacaktır. Bu Roma kimliği, kültürel bileşimlerindeki Yunan unsurlarını ortadan kaldırmamış ya da onların yerini almamıştır. Aksine bu unsurları kendine özgü doğulu bir Romalılıkiçinde bütünleştirerek Yunan unsurların deneyimlerini şekillendirmiştir. Dolayısıyla Bizans yalnızca adı bakımından değil, üyelerinin genel siyasal ve kültürel kimliği bakımından da bir Roma siyasal düzeni idi.[3] Muhtemelen genel okuyucu kitlesinin daha iyi bildiği bir husus ise, Orta Çağ Roma Devleti’nin bir bürokrasi tarafından yönetildiği ve bu bürokrasinin devlet faaliyetlerinin hemen her alanı ile bireysel Romalılar ve yabancılarla olan ilişkiler hakkında kapsamlı kayıtlar tuttuğudur.[4]

Bu yönüyle Bizans Devleti, Avrupa Orta Çağı içinde benzersizdi; fakat aynı zamanda onu miras alıp birçok kurumunu bünyesine katan Osmanlı İmparatorluğu ile de belirli açılardan benzerlik gösteriyordu.[5] Buna rağmen, antik çağın sonlarından 1461’e kadar olan dönemde Romalıları yönetmek amacıyla üretilen sayısız parşömen ve pamuk kâğıdına rağmen, bu bürokrasinin izleri günümüze çok sınırlı ölçüde ulaşabilmiştir. Orta Çağ Roma Devleti’nin bürokratik karakterine rağmen, Bizans tarihçileri Osmanlı tarihi çalışan meslektaşlarının yararlanabildiği türden zengin arşivlere sahip değildir, zira Roma bürokratlarının çalışmalarının büyük bölümü kaybolmuştur. İlginç bir şekilde, Bizanslıların edebî ve tarih yazımı ürünleri, Byzantine Studies alanının canlı bir araştırma sahası olarak gelişmesine imkân verecek ölçüde korunmuş ve günümüze ulaşmış; ayrıca arkeoloji de bu döneme dair anlayışımızı önemli ölçüde zenginleştirmiştir. Buna karşın, resmi kayıtlara yansıdığı biçimiyle yönetim mekanizmalarının fiilî işleyişini izlemek çok daha güçtür; zira söz konusu kayıtların büyük bölümü akınlar, istilalar, fetihler ve zamanın tahribatı sonucunda ortadan kalkmıştır.[6]

Romalılaşmış bir kentte Yunan kamusal mekânları: Aphrodisias’taki Stadion. Fotoğraf: Carole Raddato, kamuya açık fotoğraf
Aphrodisias’taki Sebasteion (Türkiye), eyaletin Roma’da hüküm süren hanedana bağlılığını ifade eder. Fotoğraf: Carlos Delgado, kamuya açık fotoğraf

Bu durum genel hatlarıyla doğruysa, Midilli söz konusu olduğunda tablo daha da belirsizdir. Yunanistan’ın bazı bölgeleri ve hatta Anadolu, Ege’nin en kuzeyindeki Chalkidiki’de bulunan Athonite manastırlarının kütüphanelerinde ve doğuda Patmos’ta günümüze ulaşan arşiv malzemeleri sayesinde incelenebilirken aynı şey Midilli için söylenemez.[7] Bizlere adada ve onun ötesindeki Küçük Asya kıyılarında yer alan peraia’sında arazi mülkiyetini belgeleyen noter kayıtlarına dair kesintisiz bir belge dizisi sunabilecek, Bizans dönemine ait hiçbir dini vakıf günümüze kadar süreklilik içinde varlığını sürdürmemiştir.[8] Hatta Leimonos Manastırı’nın etkileyici Bizans el yazmaları koleksiyonu söz konusu olduğunda bile, Orta Çağ’a tarihlenebilecek Midilli merkezli bir el yazması scriptorium’unun varlığını kesin olarak ileri süremiyoruz. Bununla birlikte bu ihtimal henüz bütünüyle dışlanmış da değildir, özellikle de Leimonos belgelerinde, adadaki artık var olmayan bazı dini vakıflardan korunarak aktarılan el yazmalarına yapılan atıflar dikkate alındığında.[9] Dahası, 7. yüzyıldan 14. yüzyıla kadar uzanan döneme ait maddi kalıntılar genel olarak oldukça sınırlıdır.

Buna karşılık, Diocletianus dönemine ait yazıtlar, MS 3. yüzyılın sonlarına doğru adadaki arazi mülkiyeti rejimleri hakkında oldukça iyi bir fikir verirken, erken Bizans kiliselerinden gelen adak yazıtları da Geç Antik Çağ’da adanın toplumsal haritasına belirli bir derinlik kazandırmaktadır. Ancak bunu izleyen dönemden günümüze çok az şey ulaşmıştır.[10] Nitekim tüm adada ayakta kalan orta Bizans dönemine (8.–12. yüzyıllar) ait kilise yapıları son derece azdır. Dahası, bu yapılarda (örneğin Mandamados yakınlarında bulunan ve 10. yüzyıla tarihlenen Agios Stefanos’taki küçük kilise) söz konusu döneme kesin biçimde tarihlenebilecek tek bir mozaik ya da fresk dahi yoktur.[11] Benzer biçimde, devlet mimarisi bakımından da günümüze ulaşan örnekler oldukça sınırlıdır, esas olarak tahkimatlar istisna oluşturur. Ancak bu yapılar da sonraki dönemlerde eklenen çok sayıda katman nedeniyle öylesine değişime uğramıştır ki, Bizans bağlamlarıiçinde incelenmeleri kolay değildir. Oysa aynı tür bir inceleme Küçük Asya veya Yunanistan’daki bazı örneklerde görece daha rahat yapılabilmektedir.

Greek Amenities in a Romanized city. The Stadion at Aphrodisias. Photo by Carole Raddato, public domain
The Sebasteion of Aphrodisias (Turkey) expresses provincial loyalty to the reigning dynasty in Rome. Photo, by Carlos Delgado, public domain

Eğer elimizdeki malzeme sınırlı ve kanıtlarımız zayıfsa, Midilli’yi Bizans bağlamı içinde nasıl düşünebiliriz? Bu noktada, mevcut metinlere yönelik yaratıcı yaklaşımlar, elimizde bulunan kaynakların – her ne kadar zayıf olsalar da – dikkatli okunması ve süreklilik ile kopuşlara gereken önemin verilmesi bu dönemi daha iyi anlamak için önemli imkânlar sunar. Aşağıda, Hagia Theoktiste’nin Yaşamı ile Lesbos Azizler David, Symeon ve George’un Yaşamı olmak üzere iki hagiografik metni, Midilli’ye sürgün edilen çok sayıda yüksek devlet görevlisi, aristokrat ve hatta imparatorluk ailesi mensuplarına ilişkin örnekleri ve sigillografik kanıtları orta Bizans tarihinin geniş çerçevesi içinde inceleyerek söz konusu dönemde adanın tarihine dair bir taslak sunmaya çalışacağım.

Bununla birlikte söze, dönemselleştirme üzerine kısa bir not ve antik çağın sonlarından 14. yüzyıla kadar Orta Çağ Roma siyasal düzeninin tarihine ilişkin bazı genel gözlemlerle başlamak gerekir. Bu dönem, Cenevizli Gattilusio ailesinin, Konstantinopolis’teki imparator adına adanın kontrolünü üstlendiği zamana kadar uzanır. Konstantinopolis tarafından yönetilen Roma siyasal düzeninin tarihsel zaman çizelgesini düşünürken, genellikle yaklaşık bin yıllık Bizans dönemini üç alt bölüme ayırma eğiliminde oluruz. Erken Bizans tarihi, Konstantinopolis döneminden başlayarak İslam’ın yükselişive Roma İmparatorluğu’nun Yakın Doğu ve Kuzey Afrika’daki topraklarının kaybına kadar uzanır.[12] Orta Bizans dönemi olarak adlandırılan dönem, kayıp, yeniden toparlanma ve genişleme süreçleriyle tanımlanır; bunu Küresel Orta Çağ’ın Haçlı Seferleri devrine Roma devletinin dâhil oluşu izler. Son olarak geç Bizans dönemi, 1204’te Haçlıların Konstantinopolis’i yağmalaması ile başlar ve Roma siyasal otoritesinin giderek daralmasıyla devam ederek 1453’teBizans deneyiminin sona erdiği noktaya ulaşır.

Bu dönemselleştirme bağlamında, Roma siyasal düzeninin Antik Çağ’dan Orta Çağ’a geçişi (erken Bizans’tan orta Bizans’a) iki yönlü bir süreç olarak tanımlanabilir: Roma ufkunun dramatik biçimde daralması ve Roma yaşamının dönüşümü. Bir yandan Justinianus’un ardıllarına bıraktığı dünya çökmeye başlamıştır. Tuna’dan Mısır çöllerine, Alpler’den Cezayir’e, Fırat’tan Güney İspanya’ya kadar uzanan bir Roma siyasal düzeni, bu hırslı imparatorun ölümünden sonraki yetmiş yıl içinde hızla küçülmüştür. Kuzey Afrika 7. yüzyılın sonlarına doğru tamamen kaybedilmiş, Suriye ve Filistin, hızla genişleyen İslam Halifeliği’nin temel bölgeleri hâline gelmiş ve Balkanlar Slav nüfuslarıtarafından iskân edilmiştir. Balkanlar’a yerleşen bu yeni topluluklar, kısa süre içinde Orta Çağ’da Romaların en büyük iki kentsel merkezi olan Konstantinopolis ve Selanik’e tehlikeli derecede yakın konumlanan rakip siyasal oluşumlar hâline gelmiştir. Öte yandan, varlığı ciddi biçimde tehdit altında olmasına rağmen, küçülmüş bu Roma siyasal düzeni artık kültürel bakımdan daha homojen bir karakter kazanmıştır. Bu yeni koşullar altında Konstantinopolis, yönettiği topraklar üzerinde daha sıkı bir denetim tesis etmiştir. Burada bir paradoks söz konusudur: “Gerileme” olarak adlandırılabilecek süreç, aynı zamanda daha etkili ve daha iddialı yönetim araçlarının ortaya çıkışıyla birlikte gerçekleşmiştir. Konstantinopolis merkezli bu yeni, güçlü ve müdahaleci idari yapı, Orta Çağ’ın daha küçük Roma devletinin dış tehditler karşısında ayakta kalmasını sağlamış ve sonunda 10. yüzyıl ile 11. yüzyılın başlarında onu yeniden Akdeniz siyasetinin önemli aktörlerinden biri hâline getirmiştir.

Greek Amenities in a Romanized city. The Stadion at Aphrodisias. Photo by Carole Raddato, public domain
The Sebasteion of Aphrodisias (Turkey) expresses provincial loyalty to the reigning dynasty in Rome. Photo, by Carlos Delgado, public domain

Bu bağlamda Midilli’nin dünyadaki yeri de değişmiştir. Yedinci yüzyılın başlarına kadar olan dönemde, Midilli bir yandan Hristiyanlaşma, diğer yandan ise Diocletianus’tan itibaren hem pagan hem de Hristiyan imparatorların gerçekleştirdiği hukuki ve idari reformlar tarafından dönüşüme uğramış olmakla birlikte, hâlâ kentlerin ve kentsel kültürün damgasını taşıyan bir dünyanın parçasıydı.[13] Justinianus döneminde, maddi imkânlara sahip bir ailenin oğullarını hukuk, tıp ve mimarlık alanlarında en yüksek düzeyde yetiştirmesi, üstelik bunu imparatorluk başkenti Konstantinopolis ile doğrudan ilişkiye girmeden gerçekleştirmesi hâlâ tamamen mümkündü. Ayasofya’nın mimarı Trallesli Anthemios, Küçük Asya’nın batısında yerleşik böyle bir taşra ailesinden gelmekteydi. Kardeşleri doktor, dilbilimci ve hukukçu idi; hepsi de hâlâ canlı ve dinamik olan bir taşra toplumunun ürünleriydi.[14]

A. H. M. Jones’un sözleriyle:

Justinianus’un hükümdarlığı sırasında kentler, aşırı derecede yıpranmış olmalarına rağmen, Roma İmparatorluğu’nun idari mekanizmasının hâlâ hayati dişlileriydi. Kent meclisleri, seçtikleri magistratuslar aracılığıyla yerel yönetimi sürdürmeye devam ediyor; kentlerin gıda teminini düzenliyor, oyunlar ve festivaller tertip ediyor ve küçük çaplı adli işleri yürütüyorlardı. Aynı zamanda imparatorluk idaresinin işleyişinde de önemli bir rol oynuyor; vergileri topluyor, asker devşiriyor, yollar ve köprüler inşa ediyor ve merkezî yönetimin dayattığı sayısız angaryayı yerine getiriyorlardı.[15]

Altıncı yüzyılda Midilli’nin kentlerini –Mitilini, Methymna, Antissa, Eressos ve diğerlerini– düşündüğümüzde, onları Jones’un çizdiği perspektif içinde tasavvur etmemiz gerekir. Kuşkusuz bu kentler değişmekteydi. Piskoposlar, ruhban sınıfı ve rahipler gibi yeni figürler onların toplumsal coğrafyasını dönüştürüyor; kiliseler, manastırlar ve yoksullar için kurulan hayır kurumları gibi yapılar kentsel dokularını yeniden şekillendiriyordu. Buna rağmen bu yerleşimler hâlâ Akdeniz kentleri olarak tanınabilir nitelikteydi. Mitili’nin güneyinde bulunan ve bugün Atina’daki Bizans ve Hıristiyan Müzesi’nde sergilenen görkemli Kratigos hazinesi, geç Antik Çağ’da Midilli elitlerinin ortak bir Roma maddi kültürüiçinde yer aldığını gösteren tüketim kalıplarını açıkça ortaya koymaktadır.[16] Ancak bu durum değişecekti. Altıncı yüzyılın sonları ile yedinci yüzyılın başlarında, Yeni Roma ile Pers İmparatorluğu arasında gerçekleşen büyük savaşların ardından ve İslam’ın yükselişi sonrasında, Anthemios ve onun yetkin kardeşleri gibi figürleri yetiştiren kentler dünyasıartık ortadan kalkmıştı. Bununla birlikte, kent merkezli yaşam biçimi de belirli ölçüde gerilemiş, ancak hiçbir zaman bütünüyle ortadan kaybolmamıştır. Bu yeni bağlamda, Konstantinopolis giderek tek baskın kent olarak yükselmiş ve taşradaki Romalılar zamanla yönelimlerini bu merkeze doğru çevirmişlerdir.[17]

Küçük Asya'nın batısındaki Tralleis’in Gymnasion’u. Antik Çağ’ın sona ermesiyle birlikte ortadan kalkan bir kamusal kentsel altyapı biçimi. Fotoğraf: Ahmet Kaynarpunar, kamuya açık fotoğraf

Midilli için bu değişim derin sonuçlar doğuracaktı. Ada sakinleri artık kendilerini Roma ya da Yeni Roma’dan uzaktan yönetilen, büyük ölçüde kendi hâline bırakılmış bir kentler ortaklığının parçası olarak tasavvur edemezdi; zira bu uzak yönetim geçmişte esas olarak vergileri ve siyasal bağlılığı toplamakla yetiniyordu. Sürekli savaşın ve dinamik, giderek ilerleyen bir düşmanın yarattığı yeni koşullar altında Konstantinopolis denetimini sıkılaştırdı. Yerel elitler gerilerken, onların sivil tiyatroları yıkılırken ve üst sınıf euergetisminin kamusal tezahürüne imkân tanıyan fırsatlar ortadan kalkarken imparatorluk başkentinden gelen yöneticiler ortaya çıktı. Bunlar imparatorun tebaasını, zengin ya da yoksul ayırt etmeksizin, tespit etmeye, düzenlemeye ve vergilendirmeye hevesli Konstantinopolis merkezli idarecilerdi.[18] Akdeniz’in geniş ufukları daraldıkça, Ege Midilli’nin başlıca bağlamı hâline geldi, oysa daha önce ada halkı kendisini çok daha geniş bir dünyanın parçası olarak düşünebilmekteydi. Artık Roma otoritesinin ulaşabildiği en uzak noktalar Girit, belki Sicilya ve Güney İtalya idi. Dahası, Ege bile artık güvenli değildi; düşman filoları, Roma dünyasını birarada tutan ticari ağları kesintiye uğratıyordu.[19] Üstelik 8. yüzyılda Sicilya ve Girit Müslümanların eline geçtiğinde Ege suları daha da tehlikeli hâle geldi.

Ege üzerinde daha güvenli denizcilik ve kesintisiz imparatorluk hâkimiyeti 10. yüzyılda, Nikephoros Phokas’ın Girit’i yeniden fethetmesiyle tekrar tesis edildi. Bununla birlikte, bu sularda seyretmenin büyük tehlikeler barındırdığı bir belirsizlik çağının hatırası varlığını sürdürdü. 11. yüzyılda, imparatorluğun başka pek çok sorununa rağmen Ege’nin görece sakin bir deniz olduğu bir dönemde bile Michael Attaleiates, Nikephoros Phokas’ın seferini anlatırken okurlarına bir macera ve gizem duygusu aktarır:

“Daha sonra, Girit Adası’na giden yolu gösterecek bir kılavuz bulunmadığından, tüm filo ile birlikte Neos Adası’ndagecikti; çünkü uzun yıllardır hiçbir Roma gemisi o yöne doğru seyretmediği için kimse o deniz yolunu bilmiyordu. Tam o sırada, beklenmedik bir şekilde, Karpathos’tan iki gemi ortaya çıktı, güzergâh hakkında bilgi vererek ona Girit’e doğru rehberlik ettiler. Gerçekte ise onu yönlendiren, inancının dindarlığından hoşnut olan Tanrı idi.”[20]

Burada iyi donatılmış ve güçlü bir donanma, Küçük Asya’nın batısından Girit’e doğru nereye gittiğini tam olarak bilmeden yola çıkmaktadır. Attaleiates, muhtemelen olayların anlatımında başka kaynaklara dayanarak[21] filonun bilinmeze doğru ilerlediği, yetkin bir kılavuzun yokluğu nedeniyle geciktiği ve yolculuk için yerel Kiklad yardımına bel bağladığı bir atmosfer yaratarak anlatıya gizem ve korku duygusu kazandırır. Bu hikâye kuşkusuz bütünüyle kurgudur. Denizciler Minos Çağı’ndan, hatta muhtemelen daha da eskiden beri Girit’e sefer yapmaktaydı, özellikle bu sularda düzenli olarak faaliyet gösteren imparatorluk donanmasının denizcileri için Ege’de seyrin gizemli bir tarafı yoktu. Yine de Attaleiates, her şeyin daha belirsiz olduğu o eski dönemi çağrıştırmak ister ve bu nedenle denizlerde dolaşan savaşçıların neredeyse Odysseia’yı andıran bir imgesini yaratır.

Nikephoros Phokas’ın donanması Chandakas’ı kuşatmak üzere Girit’e çıkarma yaparken. Kamuya açık fotoğraf

Attaleiates, bu anlatı tekniğini seçen tek yazar değildi. Theodosios the Deacon, Girit’in yeniden fethine dair anlatısını görkemli bir girişim olarak inşa etmiş, bunu Justinianus’un geç Antik Çağ’da Belisarios aracılığıyla Kuzey Afrika’yı yeniden fethetmesi örneğine modellemiş ve böylece aslında Ege’de gerçekleşen bu olayı, dünyanın uçlarında meydana gelen bir hadise gibi sunarak bir bakıma egzotikleştirmiştir.[22] Dahası, daha 8. ve 9. yüzyıllardan itibaren denizin ötesinde bir imparatorluğu sürdürmenin Konstantinopolis’teki imparatorluk merkezinden yürütülen zahmetli bir iş olduğu fikri aziz yaşamlarına da yansımıştı. Bu durum Katanyalı Piskopos Aziz Leon’un Yaşamı açıkça görülür, burada imparatorluk görevlisi Herakleides, Konstantinopolis ile Sicilya arasında gidip gelerek Katanya’yı büyücü Heliodoros’a karşı korumakta ve imparatorun iradesini siyasal düzenin sınırlarında tesis etmektedir.[23]

Bununla birlikte, imparatorluk görevlileri yalnızca yerel iç krizleri çözmek için Roma siyasal düzeni içinde gidip gelmekle kalmıyordu. Güçlü ve iyi muhafaza edilmiş bir deniz kuvveti, Yeni Roma’nın düşmanlarının Ege’deki yaşamı kesintiye uğratma girişimlerine karşı denizlerde devriye geziyordu. Aynı sularda Konstantinopolis, kıyı savunma ağlarına ve kalelere de yatırım yapıyordu.[24] Dahası, imparatorluk tedarik sistemi, eyaletlerin ortak savunma çabasına katkı sağlayabilme kapasitelerini değerlendiriyor ve silahlı kuvvetlerin silah ve iaşe ile donatılması için gerekli kaynakları seferber ediyordu. Bu süreç, 10. yüzyılda Konstantinopolis sarayında Konstantinos VII döneminde hazırlanan De Ceremoniis‘deki (Törenler Kitabı) şu pasajda açık biçimde görülmektedir:

Selanik strategosunun (thema valisi/askeri vali) 200.000 ok ve 3.000 ağır mızrak ile mümkün olduğu kadar çok sayıda kalkan yaptırmayı üstlendiğini not ediniz.

Hellas (Yunanistan) yargıcının (judge of Hellas) 1.000 ağır mızrak yaptırmayı üstlendiğini ve bunu gerçekten gerçekleştirdiğini not ediniz. Ayrıca başka bazı malzemeleri de yaptırmayı ve bunları götürmeyi taahhüt ettiği yerlere ulaştırmayı üstlenmiştir.

Hellas theması içinde bulunan Chrepos (Euboia) archonunun (yerel yönetici) 200.000 ok ve 3.000 ağır mızrak yaptırmayı üstlendiğini not ediniz. Aynı şekilde Nikopolis ve Peloponnesos strategosları da aynı yükümlülüğü üstlenmiştir.[25]

Yukarıdaki pasajda yer alan her bir kayıt, tedarik için hedeflenen bölgelerin manzarasına ve emek pratiklerine doğrudan bir müdahaleyi temsil eder. Bu durumda söz konusu olan, mızrak üretimi için gerekli kerestenin temin edilmesidir.[26] Midilli burada anılmamaktadır, ancak devletin bu tür tedarik faaliyetlerinin ada üzerindeki etkisinin ne olabileceği sorusu akla gelmektedir. Bu pasajı okuyarak Konstantinopolis’in, iradesini eyaletlere dayatan karşı konulamaz bir dış güç olduğu sonucuna varmak kolaydır. Bununla birlikte, Konstantinopolislilerin önemli bir kısmının aslında eğitim amacıyla başkente gelen taşralılar olduğunu da hatırlamak gerekir. Aşağıda ele alınacak Assoslu Gregory örneği bunu açık biçimde göstermektedir, aynı şekilde Konstantinopolis bürokrasisinde görev yapan bazı kişilerin taşıdığı Mytilinaios gibi toponimik soyadları da bu durumu teyit eder.[27] Bunun yanı sıra, yalnızca imparatorluk tedarik sistemi değil, Konstantinopolis’in kültürel zevkleri de Midilli’yi başkentin çekim alanına dahil etmiştir. 12. yüzyılda, Theodoros Prodromos şiirlerinde şaraptan söz ederken başkentin damak zevkini tatmin eden bağların bulunduğu çeşitli yerleri sıralar. Bu listede krasin mytilenaion, yani Mytilene şarabı, Varna, Ganos, Chios, Samos, Girit ve birkaç başka yerden gelen şarapların yanında yer almaktadır.[28]

Deniz taşımacılığı için bir Orta Çağ kadırgasında düzenlenmiş amforalar. Bodrum Müzesi’ndeki sergi. Fotoğraf: Ad Maskens, kamuya açık fotoğraf

Her hâlükârda, Midilli’yi imparatorluk tedarik sisteminin haritası üzerinde kesin biçimde konumlandırmamıza imkân verecek bilgilere sahip olmasak da, adanın deniz kuvvetleri için kaynak bakımından zengin bir toplanma noktası (muster station) olarak taşıdığı önem, 9. yüzyılın ilk üçte birinde, Slav olarak anılan isyancı Thomas’ın imparatorluk başkenti Konstantinopolis’e doğru ilerlerken topladığı filonun adada bir araya gelmesinde açıkça görülmektedir.[29] Bundan birkaç on yıl sonra, bir başka imparatorluk görevlisi, amiral Himerios –tarihsel metinlerde ve Konstantinopolis Patriği Nicholas Mystikos’un (901–907 ve 912–925) Müslüman hükümdarlarla yürüttüğü yazışmalarda iyi bilinen bir denizcilik ünlüsü–Midilli ile ilişkilendirilmektedir; zira Chios yakınlarında Müslüman bir filo tarafından donanması yenilgiye uğratıldıktan sonra karaya çıktığı yer burasıdır.[30] Bununla birlikte Himerios, Midillili Hagia Theoktiste’nin Yaşamı‘nda yer alması dolayısıyla ada ile daha dolaylı bir biçimde de ilişkilidir.[31] Niketas, Girit’teki Arap yöneticilere gönderildiği diplomatik bir görevden dönerken Paros Adası’nda bulunur. Onun hikâyesinin geçtiği tarihsel bağlam, Roma siyasal düzeninin bu büyük adadaki Müslüman varlığı nedeniyle karşı karşıya kaldığı zorluklarla yakından bağlantılıdır. Hem Himerios’un seferi hem de Niketas’ın diplomatik görevi, imparatorluk merkezinin girişimleriyle başlatılmıştır. Kaynakları seferber etme ve bağlılıkları yönlendirme kapasitesi sayesinde bu merkez, Ege’yi ve aynı zamanda Roma dünyasının geri kalanını, Girit Emirliği’nin korsanlarının yarattığı tehditler gibi meydan okumalar karşısında bile bir arada tutmayı başarmıştır.

Niels Skovgaard’ın (1858–1938) bir tablosunda Naxos’tan Paros’un görünümü. Bu manzara, adalardan oluşan bu coğrafyanın birbirine bağlılığını hissettirir. Euboia’dan gelen avcının Paros’ta bulunması ve Hagia Theoktiste ile karşılaşması da işte bu bağlam içinde gerçekleşir.

Paros’ta bulunduğu sırada Niketas ve beraberindeki Konstantinopolisli görevlilerden oluşan maiyet, bu sapmayı fırsat bilerek adanın durumunu değerlendirmiş ve Meryem Ana’ya adanmış geç Antik Çağ’a ait yerel bir kutsal mekânı ziyaret etmiştir. Mermer kaplamalarına ve taş işçiliğine hayranlıkla bakarken, ciboriumunun tahrip edilmiş olmasına da üzüntü duyarlar. Bu sırada Symeon adlı bir keşişle karşılaşırlar. Symeon onları kiliseden dışarı çıkarır ve şöyle anlatır:

“Benden oturmamı istedi. Etrafta devrilmiş taş bloklar ve sütunlar, gür yeşil çimenler ve berrak su fışkırtan bir pınar bulunuyordu ve bütün mekân sessizlik içindeydi, Tanrı’ya dair hikâyelerin anlatılması için son derece elverişliydi.”[32]

Antik kalıntılar ile gür doğanın Daphnis ve Chloe’yi andıran bir atmosferde birleştiği bu ortamda Symeon, birkaç yıl önce bir Euboia’lı avcının ağzından duyduğunu hatırladığı Theoktiste’nin hikâyesini Niketas’a anlatır.[33] Niketas, Symeon’un bu hikâyenin unutulmasını önlemek için onu not almasını özellikle rica ettiğini belirtir.[34]

Adeta Rus bebeklerini andıran katmanlı bir anlatı içinde Theoktiste, başka bir anlatıcının hikâyesi içinde anlatıcı olarak ortaya çıkar ve şöyle der:

“Benim memleketim Lesbos, Methymna kentidir. Adım Theoktiste’dir ve mesleğim rahibeliktir. Henüz çok küçük bir çocukken yetim kaldım; akrabalarım beni bir kadın manastırına emanet etti ve orada monastik habitusu kabul ettim. Yaklaşık on sekiz yaşına geldiğimde, Paskalya zamanı kız kardeşimi ziyaret etmek için Methymna yakınlarında bulunan bir köye gittim, çünkü kız kardelşim o köyün yakınlarında kocasıyla birlikte yaşıyordu. Fakat bir gece, liderleri meşhur Nisiris olan Giritli Araplar köye baskın düzenledi ve herkesi esir aldı.”[35]

Burada bizim için dikkat çekici birkaç ayrıntı vardır. Methymna, Niketas’ın Orta Çağ tasavvurunda kent statüsünü koruyan bir şehir olarak kaydedilmektedir. Orta Çağ’da kent statüsü üzerine tartışma hâlâ devam etmekle birlikte, Theoktiste’nin muhtemelen daha iyi tahkim edilmiş ve daha iyi korunan Methymna’dan ayrılıp komşu bir köyde yaşayan kız kardeşini ziyaret ettiğinde Arap akınının kurbanı hâline gelmesi özellikle dikkat çekicidir.[36]

Niels Skovgaard’ın (1858–1938) bir tablosunda Naxos’tan Paros’un görünümü. Bu manzara, adalardan oluşan bu coğrafyanın birbirine bağlılığını hissettirir. Euboia’dan gelen avcının Paros’ta bulunması ve Hagia Theoktiste ile karşılaşması da işte bu bağlam içinde gerçekleşir.

Bu köyün hangisi olabileceğini merak edebilir ve Orta Çağ’da Methymna’nın hinterlandının gerçek kapsamının ne olduğunu sorabiliriz. Methymna, adada Mytilene’den sonra ikinci episkoposluk merkezi idi, ancak 9. yüzyılda kentin territoriumunun ne kadar geniş olduğu açık değildir. Korsan saldırılarına bu denli açık olan komşu köy, kumluk kıyısı sayesinde herhangi bir savaş kadırgasının kolayca demirleyebileceği Petra olabilir miydi? Yoksa Theoktiste, Methymna’nın kastrosundan belirli bir mesafede korsan kadırgalarının da kıyıya yanaşabileceği Eftalou yönüne mi yürümüştü? Her durumda, Niketas’ın oldukça kısa anlatısından Orta Çağ’daki yaşamın bazı gerçeklikleri ortaya çıkar. Yetim kalan kız çocukları ya kadın manastırlarına verilmekte ya da Theoktiste’nin kız kardeşinin durumunda olduğu gibiMethymna dışından biriyle evlendirilmektedir. Diğer aziz yaşam öykülerinde de görüldüğü üzere, köyler kapalı toplumsal dünyalar değildi.[37] Köy sakinleri komşu köy topluluklarıyla iletişim hâlindeydi ve tıpkı bugün hâlâ görülebildiği gibiaile ağları köyler arasında yayılıyordu.

Theoktiste esir alındıktan sonra adadan götürülmüş ve kendisini Ege’nin başka bir bölgesinde bulmuştur. Giritli korsan Nisiris, esirlerini yerel köle pazarında satmak amacıyla filosunu Paros Limanı’na yöneltmiştir. Bir Müslüman korsanın, Roma esirleri köle olarak satmak için bir Roma adasına çıkması ilk bakışta tuhaf görünebilir, ancak bu durum aynı zamanda çekişmeli bir Ege coğrafyasında otorite sınırlarının ne kadar geçirgen olabildiğine dair bir ipucu da sunar.[38] Burada Theoktiste, esirlerin oluşturduğu kalabalığın arasından uzaklaşmayı başarır ve adanın iç kesimlerindeki ormanlara doğru kaçar. Paros’un vahşi doğasında, adeta gerçek bir “çöl” içinde yaşar. Paros’un kendisi ise neredeyse boş görünmektedir. Ada, bir imparatorluk donanmasına ya da bir korsan filosuna barınak sağlayabilecek büyüklükte ve güvenlikte bir liman yerleşimine, ayrıca kölelerin satılabileceği bir pazara sahip olabilir. Ancak bunun dışında ada, keçilerin neredeyse doğal olmayan bir büyüklüğe ulaştığı ve avcıların değerli av hayvanlarını yakalamak için adalar zinciri boyunca sıçrayarak uzak yerlerden geldikleri bir vahşi doğa görünümündedir.

Paros’taki Bizans Yolu. Theoktiste adada bir tür yalnızlık bulmuş olabilir, ancak Paros, Ege’nin büyük bölümü gibi, Orta Çağ’da terk edilmiş değildi. Dahası, asketiklerin aradığı "çöl", hagiografik anlatıların toplumdan bütünüyle kopuşu ima eden imgelerinin düşündürebileceğinden çok daha sık biçimde uygarlığa oldukça yakın yerlerde bulunuyordu. Fotoğraf: Redonnets, kamuya açık”

Theoktiste’nin hikâyesi oldukça sınırlı ayrıntılar içerir. Anlatı içinde anlatıcı olan keşiş Symeon, Theoktiste ile ilişkilendirilen azizlik eylemlerine dair soy kütüğü ve benzeri bilgilerin eksikliği için özür diler, hikâyenin kısalığını bu anlatıyı kendisine aktaran avcının kaba ve bilgisiz oluşuna bağlar. Ona göre avcıdan hangi ayrıntıların önemli olduğunu bilmesi beklenemezdi.[39] Bununla birlikte bu metinden ortaya çıktığı kadarıyla ada yaşamı, bağlantılılık ile yalıtılmışlığın ilginç bir bileşimidir. Midilli, kıyılarının ötesindeki Asya kıyılarındaki Pers İmparatorluğu ile güçlü bağlara sahip olduğu gibi, Paros da aynı anda birçok bölgeyle bağlantılı görünmektedir. Paros, korsanların köle ticareti seferlerinin son durağıdır; bu bağlamda Nisiris’in av sahası olan Kuzey Ege ile bir esaret ağı içinde ilişkilidir. Aynı zamanda Girit’e giden deniz yolu üzerinde yer alır, bu ada hem Nisiris’in yolculuğunun nihai noktası hem de Himerios ile Nikephoros’un seferlerinin hedefidir. Bunun ötesinde Paros, Yunan ana karası ile bağlarını da korumaktadır. Avcılar, Euboia’nın ucunu Paros’a bağlayan ada zinciri üzerinden –Andros, Tinos, Delos yoluyla– buraya doğru seyahat ederler. Alternatif olarak Attika kıyıları, Kea, Kithnos, Serifos, Sifnos ve Antiparos üzerinden geçen batı rotası da Paros’a ulaşmaktaydı. Herhâlükârda, Paros’u yalıtılmış bir ada olarak tasavvur etmek mümkün değildir.

Şimdiye kadar Midilli’nin gerçekliklerini doğrudan ele almış değiliz; ancak Paros’un konumu, Ege genelinde geçerli olan bazı temaları yakalamamıza yardımcı olur.[40] Eğer Paros, Euboia’nın güney ve doğusunda uzanan ada sıralarının sonunda yer alıyorsa, Bizans döneminde yoğun biçimde kopyalanan Strabon’un eserine göre Midilli, Troad’daki Ida Dağı’ndan kopmuş bir ada olarak düşünülmüştür.[41] Dahası, Küçük Asya’ya yakınlığı, yalnızca kaderini bu kara parçasına bağlamakla kalmamış, aynı zamanda ona Adramyttion Körfezi’nin denetimini sağlayan ve Afrika’dan Kıbrıs’a, Güney Ege’den Hellespontos ve Thrake’ye uzanan deniz hareketlerini kontrol etme bakımından belirleyici bir stratejik avantaj da kazandırmıştır. Theoktiste’nin yaşadığı dönemde, coğrafya Midilli’nin Konstantinopolis’in güvenliğiyle yakından ilgilenen merkezi otoritelerin sıkı denetimi altında bulunmasını adeta zorunlu kılıyordu. Nisiris’in akını, adanın yabancı bir güce bırakılmasıyla sonuçlanabilecek bir gelişmeye hiçbir zaman dönüşemezdi. Bu coğrafi kader, Diocletianus’un başlattığı Geç Antik Çağ idari örgütlenmesinde açıkça görülür, buna göre ada Doğu Prefektörlüğü içinde yer alıyordu. Zosimos’a göre bu prefektörlük Mısır, Mezopotamya, Küçük Asya ve Thrake’nin yanı sıra Kıbrıs ve Kykladlar adalarını da kapsıyordu. Zosimos özellikle Lemnos, Imvros ve Samothrake’nin bu prefektörlük dışında bırakıldığını belirtir. Bu durum muhtemelen Midilli’nin onun Kykladlar tanımına dahil edildiğini göstermektedir.[42]Notitia Dignitatum –4. yüzyılın sonu ile 5. yüzyılın başındaki Roma idari düzenini yansıtan bir belge– provincia insularumun Doğu Prefektörlüğü içinde yer aldığını ve Midilli’yi da kapsadığını göstermektedir.[43] Dikkat çekici olan, eyalet valisinin merkezinin Rodos olmasıdır, ancak vali kış aylarını dönüşümlü olarak eyaletin beş büyük kentinde geçirirdi: Rodos, Mytilene, Chios, Samos ve Kos. İlginç bir şekilde Rodos, Osmanlı yönetimi altında Archipelago Vilayeti’nin merkezi olmaya 19. yüzyıla kadar devam etmiştir ve bu vilayet de büyük ölçüde aynı adalar topluluğunu kapsamaktadır.

Karia ve Lykia’daki apotheke’nin apo hypaton ve genel kommerkiarios’u Georgios’un mührü (691/92 ile 695/96 arasındaki belirsiz bir tarihe ait). Harvard Müzesi'nin izniyle. https://harvardartmuseums.org/collections/object/72551

Justinianus döneminde, provincia insularum, Ioannis Lydos’un aktardığına göre Doğu dioikesis’inden ayrılmış ve Scythia quaestura’sına bağlanmıştır. Burada coğrafyanın yeniden kavramsallaştırılması söz konusudur; zira bu düzenleme içinde Aşağı Scythia, Mysia, Caria, Kykladlar ve Kıbrıs tek bir idari çerçeve altında biraraya getirilmiştir.[44] 6. yüzyılın sonlarına gelindiğinde, Konstantinopolis’teki quaestor sacri palatii, adaların işlerine ilişkin yargısal denetim ile görevlendirilmiştir. Görünüşe göre Konstantinopolis’teki otoriteler, Mısır’dan ve onun tahıl kaynaklarından Konstantinopolis halkının ihtiyaçlarını karşılayan temel deniz yolları boyunca uzanan bölgeleri tek bir eyalet içinde birleştirmeye çalışıyordu. Aynı zamanda, Balkan eyaletlerinin, Tuna üzerindeki orduların bakımı için nüfus ve kaynak bakımından boşalmasının, Ege’nin Tuna ekonomisine bağlanmasına yol açtığı anlaşılmaktadır. Bunu bölgede bulunan Ege kökenli seramik buluntularına dair güçlü arkeolojik kanıtlar doğrulamaktadır. Bu ikili süreç içinde Midilli, kritik bir tedarik ve iletişim zincirinin önemli halkalarından biri hâline gelmiştir. Ada bir yandan Konstantinopolis’teki imparatorluk idaresinin merkezi figürleriyle doğrudan bağlantılı hâle gelirken, diğer yandan Roma devletinin imparatorluğun farklı bölgelerini birbirine bağlama ve karşılıklı bağımlılık ilişkileri içinde bütünleştirme yönündeki daha geniş girişimlerininbir parçası olmuştur.

Bu dönüşümler, İslam’ın yükselişi ve halifeliğin deniz kuvvetlerinden gelen ciddi tehditlerin ortaya çıkmasıyla daha da hızlanmıştır. İşte bu bağlamda, Karavisianoi’nin Strategos’u Ege’nin savunmasıyla görevlendirilen bir deniz komutanı olarak ortaya çıkar.[45] Böylece Yunanistan ile Küçük Asya arasındaki pelajik alanı denetlemekle görevli bir komutanlık oluşturulmuş olsa da, bu komutaya bağlı açık biçimde tanımlanmış bir coğrafi birim henüz mevcut değildi. Strategosgenel anlamda Ege’den sorumlu idi. Ancak imparatorluk başkentinin iki kez kuşatılması ve İslam donanmasının oluşturduğu ciddi tehdit, Kibyrrhaiotai Theması’nın ortaya çıkması için bir yüzyıldan fazla bir süre gerektirmiştir. Bu thema, pelajik dünyanın savunmasına adanmış, açıkça tanımlanmış bir coğrafi ve idari birimdi. Körfez (Attaleia) ve Ege droungoileri (filoları) ile birlikte Kibyrrhaiotai Theması’nın deniz birlikleri, artık hem adaların hem de karşı kıyılarının savunmasından sorumluydu, bu bölgelerin tamamı artık stratejik olarak bütünleşmiş bir alan olarak görülüyordu. Aynı dönemde idari ve ekonomik gelişmeler, Ege Denizi Apotheke’sinin kurulmasına yol açtı, bu da adalar için ortaya çıkan ayrı bir idari kimliğin başka bir göstergesidir.[46] Apotheke, Roma devletinin ordu için kurduğu yeni tedarik sistemininbir parçasıydı ve bu sistemin varlığına dair en önemli kanıtlar, Apotheke’nin görevlileri olan kommerkiarioinin mühürleridir. Adalar bu yeni örgütlenmenin bir parçasıydı ve Midilli gibi büyük ve zengin bir adanın da bu sisteme dahil edilmesi şaşırtıcı değildir.[47]

Molyvos’tan kuzeye ve kuzeybatıya doğru, Lemnos ve Tenedos yönüne bakış. Sağ tarafta Troad’ın ucu görülmektedir. Belisarios’un Vandalları, sağdaki Babas Burnu'ndan güneye doğru yelken açmış, ardından güney/güneybatı yönünde sola doğru ilerlemiş olmalıdır.”

Midilli’nin daha geniş imparatorluk planları ve lojistik kaygılar içindeki yerini, Justinianus döneminde 6. yüzyılda yazan Prokopios’un bir pasajı sayesinde kavrayabiliriz. Burada, Kuzey Afrika’daki zaferle sonuçlanan seferinden dönen Belisarios’un, esir aldığı Vandalları başkente getirdiğini ve onları yeni askerî birliklere dahil ettiğini okuruz. Bu kişilerden bazıları doğu cephesine gönderilmek üzere gemilere bindirilmiş ve Midilli açıklarından geçerken, “yelkenleri tamamen açılmış ve rüzgârı doldurmuş” haldeyken gemicileri etkisiz hâle getirerek Peloponnesos’a doğru yelken açmış, oradan da Afrika’ya geri dönmüşlerdir.[48] Bu kısa pasaj, dolaylı biçimde Orta Çağ’da Midilli’nin Roma deniz yollarındaki konumunu ortaya koymaktadır. Ada kuzey–güney doğrultusundaki deniz ulaşım hatları açısından merkezi bir konumasahipti. Bazen gemiler Methymna’dan başlayarak doğuya, Adramyttion’a doğru uzanan iç geçidi izler, ardından güneye dönerek Mytilene yönünde ilerler ve Midilli ile Küçük Asya arasındaki korunaklı sularda gerekli gördükleri her yerde limana yanaşabilirlerdi. Alternatif olarak, isyancı Vandalların yaptığı gibi, Sigri açıklarından geçen doğu rotası izlenebilir ve Ege’nin sürekli esen kuzey rüzgârları yakalanarak güneye doğru ilerlenebilirdi. Sigri’nin Ege seyahatlerinde bir durak noktası olarak taşıdığı önem, 9. yüzyılın başlarında yazan  İtirafçı Theophanes (Theophanes the Confessor) tarafından da doğrulanır. Justinianus’un saltanatının son yıllarını anlatırken, İskenderiyeli piskopos Elpidios’un zincirler içinde başkente gönderildiğini, ancak gemisi Sigri’de limana yanaştığında yolda öldüğünü aktarır.[49]

Midilli’nin imparatorluk planlaması içindeki yeri, ayrıca 10. yüzyıla ait De Cerimoniis’te de açıkça görülür. Bu eserde 949 yılında Girit Emirliği’ne karşı yürütülen seferde, koubikoularios Konstantinos Gongylos tarafından izlenen stadiodromikon (mil cinsinden hesaplanmış bir deniz yolculuğu güzergâhı) korunmuştur. Bu belge Konstantinopolis ile Girit arasında ayrıntılı bir deniz rotası sunar ve bu rota üzerinde Midilli bir ara durak (stepping-stone) konumundadır. Burada filonun Konstantinopolis’ten yola çıkarak sırasıyla Herakleia, ardından Prokonnesos’a ulaştığını görürüz. Prokonnesos’tan sonra filo Abydos, Ta Peukia, Tenedos, Mytilene, ardından Chios’a gider; buradan Samos, Phournoi, Naxos, Ios, Thera ve Therasia’ya ilerler. Therasia’dan filo Ta Christiana’ya, oradan Dia’ya ve nihayet Girit’e ulaşır. Toplam mesafe 792 Roma milidir.[50] Bu kadar çok sayıda limanda verilen sık molalar muhtemelen kürek gücüyle hareket eden filoların mürettebatının büyük miktarda su tüketmesinden kaynaklanıyordu.[51] Buna karşılık 7. yüzyılda Hacı Adomnan’ı Girit’ten Konstantinopolis’e götüren alternatif bir rota, bu durakların çoğunu atlar, Girit ile Konstantinopolis arasındaki tek liman durakları Naxos ve Tenedos’tur. Bu durumda muhtemelen yaz mevsiminde yol alan yelkenli bir ticaret gemisi söz konusudur.[52] Prokopios’un anlatısındaki isyancı Vandallar gibi Adomnan da muhtemelen Midilli’nin batısından seyretmiş, Sigri ve Methymna’yı doğusunda bırakarak Tenedos yönüne ilerlemiştir. Genel olarak Midilli’nin Ege iletişim ağları içindeki yerini düşünürken, geç Antik Çağ’dan itibaren Küçük Asya’daki önemli ticaret merkezlerinde –örneğin Miletos ve Ephesos’ta– limanların alüvyonla dolması nedeniyle deniz trafiğinde ciddi bir azalmayaşandığını belirtmek gerekir. Bu durum ticaret yollarının yeniden yönlendirilmesine yol açmış ve denizciler Midilli, Chios ve Samos gibi büyük Ege adalarındaki limanları tercih etmeye başlamıştır.[53]

Thera’nın Caldera’sı. Havadan görünüm. Fotoğraf: kallerna, kamuya açık

Ege seyahat güzergâhlarına ilişkin tartışma Midilli’yi daha geniş bir denizcilik coğrafyasının içine yerleştirirken, Orta Çağ kaynaklarımıza yeniden dönmek ve Theophanes’i bir kez daha okumak faydalıdır; çünkü burada Midilli, doğal bir felaket aracılığıyla Ege’nin geri kalanına bağlanmaktadır. MS 726 yılında, Thera açıklarındaki Therasia, tarihsel zamanlarda kaydedilen en büyük volkanik patlamasını yaşamıştır. Theophanes bu olayı şöyle aktarır:

“Thera ile Therasia adaları arasında denizin derinliklerinden birkaç gün boyunca ateşli bir fırından yükseliyormuş gibi bir buhar kaynadı. Giderek yoğunlaşarak, yanan ateşin hararetiyle taşlarla doldu ve bütün duman ateşli bir görünüm kazandı. Ardından, topraksı maddenin yoğunluğu nedeniyle tepe büyüklüğünde pomza taşları Küçük Asya’ya, Midilli’ye, Abydos’a ve Makedonya kıyılarına kadar savruldu; öyle ki o denizin tüm yüzeyi yüzen pomza taşlarıyla kaplandı. Böylesine büyük bir ateşin ortasında daha önce var olmayan bir ada oluştu ve ‘Kutsal Ada’ olarak adlandırılan yere bağlandı; çünkü daha önce Thera ve Therasia adalarının ortaya çıkmış olması gibi, bu ada da Tanrı’nın düşmanı Leo’nun günlerinde ortaya çıktı.”[54]

Bu pasajda Midilli’ye yapılan bu kısa atıftan ne anlamalıyız? Theophanes burada Avrupa Orta Çağı’nın en önemli jeolojik olaylarından birini tasvir etmektedir; bu olayın insanların hafızasında, hatta başkentin kendisinde bile derin bir iz bıraktığı açıktır. Patlamanın ardından Roma devleti, hem ada dünyasında hem de ana karada, kıyı bölgelerinde ortaya çıkan etkileri yönetmek zorunda kalmıştır. Hatta Theophanes, patlamanın İmparator III. Leon’u o kadar etkilediğini ve bu olayı Tanrı’nın gazabının bir işareti olarak yorumladığı için ikonoklazm yolunda daha hızlı ilerlemesine yol açtığını ileri sürer.[55] Bu kısa paragraftaki coğrafi referanslar dolayısıyla önemsiz değildir. Bunlar, metropoliten bir yazarın söz konusu olayı sınırlandırma ve okuyucuları için anlamlandırma girişimidir. Bu bağlamda burada üç ada anılır; bunlardan Thera ve Therasia olayın merkez üsleridir. Ege’nin geri kalan ada dünyası ise yalnızca Midilli aracılığıyla temsil edilirken, ana kara Küçük Asya ve Makedonya referanslarıyla belirtilmiştir. Hellespontos üzerindeki Abydos kenti, muhtemelen tasvir edilen olgunun –yani tüm bölgenin volkanik külle kaplanmasının– en uç sınırını işaret eder. Bu noktada tarihsel bakımdan önemli çok sayıda ada anılabilirdi; ancak Theophanes yalnızca Midilli’yi zikreder. Bu durum belki de adanın ekonomik ve kültürel önemine işaret eder ya da muhtemelen Konstantinopolis çevrelerinin Ege’yi algılama biçimini yansıtır; yani Ege’nin kimi zaman Midilli üzerinden tanımlanan bir coğrafya olarak görülmesini ifade eder.

Ephesos’ta Aziz Yuhanna Evangelist’in kutsal mekânı. Bu azize yönelik saygı bölgede daha geniş bir alana yayılmış ve Mytilene’ye kadar ulaşmıştır. Fotoğraf: José Luiz Bernardes Ribeiro, kamuya açık.

Midilli’ye ilişkin bu tasvirin bir diğer yönü, Küçük Asya ile yan yana getirilen özgül ve parataktik referanstır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Asya’nın çekim ve itim gücü, Midilli’de yaşamın belirgin özelliklerinden biriydi ve bunu dönemin diğer Bizans kaynaklarında da gözlemleyebiliriz. Nitekim Midilli’li Aziz David’in ilk karşılaşmalarından biri –Lesboslu Azizler David, Symeon ve George‘un Yaşamı aktarıldığı üzere– “Mesih’in kölesi Anthony” ile olmuştur. Şiddetli bir sağanak sırasında kendisine nereden geldiği sorulduğunda Anthony, Troad’daki Ida Dağı’nın karşı kıyısına işaret etmiştir.[56] Gerçekten de bu karşılaşmadan kısa bir süre sonra David, ailesini terk ederek Ida’ya doğru yola çıkar.[57] Bu bölgede bulunduğu sırada, Midilli’nin karşısında yer alan Gargara kentinin çevresinde vakit geçirir; bu durum adanın Peraia’sı ile olan bağlantısını bir kez daha güçlendirir. Bölgede yerleştikten ve hatta bir manastır kurduktan on yıldan fazla bir süre sonra, annesi onu görmek ister ve Midilli’den Asya’ya doğru bir yolculuk yapar; bu da söz konusu deniz geçişinin ada halkı için gündelik bir deneyim olduğunu bir kez daha göstermektedir.[58]

David’in ölümünden sonra, manastır yemini etmiş olan kardeşleri George ve Symeon sonunda Midilli’de bulunurlar; ancak Vita, anlatıda herhangi bir geçiş anı sunmaz ve hikâyeyi Asya’dan adaya neredeyse hiçbir uyarı olmaksızın kaydırır; sanki bu geçiş hiçbir önem taşımıyormuş gibi aktarılır.[59] Böylece hiçbir ön işaret olmadan kendimizi yeniden Mytilene’de, yani ada mekânında buluruz. Adaya döndükten sonra iki kardeş, Theologos ve Evangelist Ioannes’in başka kaynaklarda pek kaydedilmemiş kutsal mekânında rahibe olan kız kardeşleri Hilaria’yı ararlar. Vita’nın çevirmenlerinin de belirttiği gibi, adanın Ephesos’taki Theologos’a adanmış ünlü kutsal mekâna yakınlığı, muhtemelen Evangelist Ioannes kültünün Midilli’de yaygınlaşmasına yol açmıştır.[60] Karşı kıyı ile kurulan bu bağlantılar, Smyrna’dan Midilli’ye beş günlük bir yolculuğun ardından ulaşan bir gemi örneğinde de doğrulanmaktadır; bu yolculuk muhtemelen Chios ya da diğer komşu limanlarda verilen durakları içermiştir.[61] Bu gemi, George ve Symeon’un manastırına bağış olarak 500 modios tahıl boşaltmıştır; bu olay bölgenin daha geniş ekonomik ve ruhani bağlantı ağlarının varlığına dair açık bir kanıt sunmaktadır.

II. Basileios’un Menologion’unda Daniel the Stylite’in tasviri. Midilli’li Symeon, asketik pratiğini (ascesis) Daniel’i örnek alarak şekillendirmiştir. Kamuya açık fotoğraf

Lesboslu Azizler David, Symeon ve George‘un Yaşamı, bize adanın ruhani peyzajı hakkında da bir fikir verir. Bu metinden açıkça anlaşıldığı üzere, asketler adanın çeşitli bölgelerinde dolaşmakta ve kentlerin dışında yaşamaktadır; ancak bu asketik figürler, adanın kentlerinde yerleşmiş olan resmî kilise otoriteleri ile de kesişmektedir.  Symeon, Midilli’ye döndüğünde Mytilene’ye yerleşir ve Güney Limanı yakınındaki Molos’ta bulunan Panagia’ya adanmış kilisede (Panagia Tanrının Annesi Kilisesi) sütununu diker.[62] Burada Suriye kökenli bir asketizm biçimini uygular; bu pratik, adaşı Symeon the Stylite (yaklaşık 390–459) tarafından geliştirilmiştir. Ancak Stylitler, yalnızca Suriye’ye özgü bir olgu olarak kalmamıştır. 5. yüzyılda, Aziz Daniel (409–490) bu pratiği imparatorluk başkenti Konstantinopolis’e taşımış ve hem imparatorluk himayesini hem de kentsel şöhreti kazanmıştır. Symeon, sütununu bir kentsel merkezin (Mytilene) kenarına yerleştirerek Daniel’i örnek almıştır. Bu konumda Symeon ilginç bir duruş benimser. Sütununun yüksekliği sayesinde yoldan geçenlerden fiziksel olarak uzaklaşmış, böylece Tanrı üzerine tefekkür edebilmiş, fakat aynı zamanda son derece görünür bir figür hâline gelerek dindarlığı ve kutsallığı hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyen kalabalıkları kendine çekmiştir.[63]

Nitekim hagiografik metinde şu ifadeleri okuruz:

“Henüz iki yıl bile geçmeden, yetki ve onur sahibi olan herkes büyük Symeon’a bereket almak ve kişisel günahlarını itiraf etmek için gelmeye başladı; yalnızca yakın çevreden gelenler değil, çok uzak yerlerde yaşayanlar da ona akın etti. Bunun sonucunda Smyrnalıların kilisesinden bazı kişiler manastırların inşası için ona değerli bağışlar getirdiler; Tanrı’nın yardımıyla bu manastırlar kuruldu ve bugün hâlâ ayaktadır.”[64]

Canlı bir heykel gibi, Symeon yeni bir tür landmark hâline gelmiş ve piskoposun katedraliyle Hıristiyanların ilgisini çekme konusunda adeta rekabet eden bir odak noktası oluşturmuştur. Yukarıdaki pasajın da gösterdiği gibi, stylitin karizması ve sütun üzerindeki son derece görünür konumu, normalde piskopos etrafında toplanması beklenen eşrafın dikkatini ona yöneltmiştir. Bu durum gerilimler yaratmış ve Mytilene’ye Hıristiyan tarihinin temel dinamiklerinden birini taşımıştır: resmî ve gayriresmî Hıristiyanlık arasındaki çekişme. Bu çekişme, resmî kilise ile asketik hareket arasındaki rekabet biçiminde kendini göstermektedir.

Chalinados’taki geç Antik Çağ bazilikası tarlaların ortasında yer almakta olup, muhtemelen elitlerin Midilli’nin peyzajı üzerine Hıristiyanlığın damgasını vurma girişimini temsil etmektedir.

Hagiografik metinler bir yana, mevcut araştırmalar Midilli’nin Hıristiyanlığı benimseme sürecinde oldukça yavaş davrandığını ve bu dönüşüm gerçekleştiğinde bunun yerel elitlerin dış siyasi ve kültürel gerçekliklere uyum sağlama çabalarıyla yukarıdan aşağıya doğru işleyen bir süreç olduğunu göstermektedir. Başlangıcı yavaş olsa da Hıristiyanlaşmazamanla hız kazanmış ve adanın çeşitli bölgelerine yayılmış çok sayıda erken Hristiyan bazilikası aracılığıyla adanın peyzajı üzerinde kalıcı izler bırakmıştır.[65] Bu bazilikalardan bazıları kırsal peyzajın ortasında yer almaktadır; Chalinados’taki yapı bunun iyi bir örneğidir. Burada yerel euergetism, Midilli’de Longos döneminden beri elit yaşamının bir parçası olan yarı-kentsel ya da bütünüyle kırsal mekânlar içinde kendini göstermektedir. “Karanlık Çağlar” olarak adlandırılan geçişin, daha önceki kırsal refahın ne ölçüde sona erdiğini kesin olarak bilmiyoruz. Ancak bu dönüşümün adanın kentsel yaşamını dramatik biçimde değiştirdiği açıktır; nitekim benzer bir yeniden şekillenme Roma dünyasının doğu kesimindeki şehir mekânlarında da gözlemlenmektedir. Örneğin Methymna gibi yerleşimler, daha önce kuzeye bakan ve denize hâkim kayalıklara kadar uzanırken, artık tepeye doğru geri çekilmiş ve bugün hâlâ Bizans dönemine ait bir kalenin taçlandırdığı yüksek noktaya yerleşmiştir (bu kale daha sonra Ceneviz ve Osmanlı dönemlerine ait katmanlarlagenişletilmiştir).[66] Aşağı Methymna’daki Roma evleri ve hamamlarında sergilenen yaşam tarzı 7., 8. ve 9. yüzyılların ciddi biçimde daralmış Roma gerçekliği içinde artık maddi olarak sürdürülemez hâle gelmişti. Dahası, her türden deniz tehdidiyle kesişen bir denize yakın olmak da artık güvenli değildi. Bu tehditler Ignatios the Deacon’un Deacon Nikephoros’a yazdığı 8. yüzyıla ait bir mektupta çarpıcı biçimde ifade edilmiştir:

“Artık siz yoksunuz, Girit ve Kıbrıs, Euboia, Midilli, Sardinya ve bereketli Sicilya, zenginlikleriyle denizin adeta ilk ürünleri olan bu adalar… artık yoklar; çünkü günahlarımız yüzünden Hıristiyanlara ait olmaktan çıkma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar ve düşmanın avı hâline gelme tehdidi altındadırlar.”[67]

Ignatios’un bu pasajı son derece dikkat çekicidir. Bir yandan güvenlik vurgusu, Methymna sakinlerinin daha yüksek yerlere doğru “göçünü” açıklamaktadır. Öte yandan Midilli’nin Doğu Akdeniz’in en büyük adaları arasında sayılması, adanın öneminin bir başka açık teyididir. Hıristiyanlığın ortaya çıkışıyla birlikte, Ignatios’un mektubunda ima edilen krizler ortaya çıkmadan önce, Ege’nin bu önemli adası aynı zamanda mezhepsel ayrışma  deneyimiyle de karşı karşıya kalmıştır.

Roma İmparatoriçesi Atinalı Eirene, MS 802 yılında Nikephoros I tarafından Midilli’ye sürgün edilmiştir.
İstefanos Lekapenos
Leon Phokas
Ioannis Orphanotrophos
Konstantinos Monomachos

Roma dünyası, doktriner tartışmalarla defalarca bölünmüş ve Midilli de bu tartışmalardan muaf kalmamıştır. Görünüşe göre erken dönemde episkopal otoriteler Ariusçu eğilimlere yakındı; bu durum Nikaia Konsili’nde Midilli piskoposunun bulunmamasını açıklayabilir. Bir süre sonra ise Seleukeia Konsili’nde Midilli piskoposu Euagrios, homoian eğilimleri nedeniyle görevden alınmıştır. 6. yüzyıla gelindiğinde, Methymna’nın Mytilene’ye alternatif bir merkez olarak ortaya çıkmasıyla birlikte, adada artık iki piskoposluk bulunmaktadır. Bu dönemde Mytilene piskoposu Zacharias, Miaphysite patrikler Anthimos ve Severos’u kınamaktan kaçınmış, bu da muhtemelen onların inançlarını paylaştığını düşündürmektedir. Daha “ortodoks” bir kilise tarihi ise 8. yüzyılda ortaya çıkıyor görünmektedir; çünkü hagiografik metinler, Giritli Aziz Andreas’ın, Eressos’ta ikonofil bir sürgün olarak bulunduğunu kaydetmektedir.[68] Andreas ile birlikte Midilli, klasik Roma geçmişiyle farklı bir biçimde yeniden ilişkilendirilir: ada bir kez daha sürgün yeri olarak ortaya çıkar. 9. yüzyılın başlarında, tahttan indirilen İmparatoriçe Eirene, başkentteki destekçilerinden uzaklaştırılmak amacıyla Midilli’ye sürgün edilmiştir. Eirene muhtemelen adada ölmüş, daha sonra naaşı Prinkipos adasında kurduğu manastıra nakledilmiştir.[69]

Eirene’nin Midilli’ye sürgünü özel bir dikkat gerektirir. Theophanes, bu olayı kaydederken şöyle der:

“Bütün insanların kendisine karşı öfke duyduğunu bilen ve dindar Eirene’nin cömertliklerini hatırlayanların onu yeniden iktidara çağırmasından korkan acımasız adam, Kasım ayında, sert bir kış hüküm sürerken, ona acımak yerine onu Midilli adasına sürgün etti ve sıkı bir şekilde gözetim altında tutulmasını, hiçbir ziyaretçi kabul etmemesini emretti.”[70]

Bir kez daha, ada hakkında çok az şey söylenir; ancak çok şey ima edilir. Eirene başlangıçta Prinkipos’taki kendi manastırına sürgün edilmişti. Ancak Prinkipos’un onun nüfuz alanına fazla yakın olduğu açıktı. Ona bağlı çok sayıda kişi yakın çevredeydi ve bu durum sürgünde bile onu tehlikeli kılıyordu. Midilli ise yeterince uzaktı ve bu nedenle oraya gönderilmesi mantıklı görünüyordu. Daha önce gördüğümüz gibi, Midilli başkentten yeterince uzak, ancak aynı zamanda Konstantinopolis’teki planlayıcıların zihninde yer alan bir ada idi. İşte bu ara konum –ne çok yakın ne de çok uzak– onu sürgün için uygun bir yer hâline getiriyordu. Bu nedenle Patrik Ignatios, Stephanos Lekapenos, Leon Phokas, Ioannes Orphanotrophos ve Konstantinos Monomachos gibi birçok önemli kişinin Midilli’ye sürgün edilmesişaşırtıcı değildir. Bu beş isim sürgün edilmiş yüksek statülü figürlerin adeta bir seçkisini sunar. Ignatios, 9. yüzyıl kilise siyasetinin başlıca aktörlerinden biri, muhafazakâr bir kilise adamıydı, Photios ile çatışmış ve imparatorluk sarayında düşmanlar edinerek sürgüne gönderilmiştir. Sonunda ada, bu önemli kilise figürünü kontrol etmek için fazla uzak görülmüş ve Propontis’teki Terebinthos’a geri getirilmiştir.[71] Yaklaşık seksen yıl sonra İmparator Romanos’un oğlu Stephanos Lekapenos, tahta el koymak amacıyla babasını devirmiş; ancak Konstantinos Porphyrogennetos, sarayda doğmuş olmanın sağladığı meşruiyetle iktidarı ele geçirmiş ve rakibini önce Prokonesos’a, ardından Rodos’a, sonunda da Midilli’ye sürgün etmiştir. Stephanos ilk yıllarını Mytilene’de, daha sonra ise Methymna’da geçirmiştir. Midilli’de bulunduğu sırada bile Lekapenos hanedanının destekçileri için bir referans noktası olmaya devam etmiş ve Konstantinos’a karşı bir darbe girişimine karışmıştır. Bu girişim başarısız olmuş, ancak olay Midilli’nin başkentten uzak olsa da başkentin ufku içinde kaldığını göstermiştir. Nitekim Romanos II’nin başbakanı Ioseph Bringas,Stephanos’u sıkı gözetim altında tutmuştur. Görünüşe göre yetkililer Methymna’yı sürgün edilmiş güçlü figürler için uygun bir yer olarak görmeye devam etmiştir.

Nitekim birkaç yıl sonra ünlü savaşçı imparator Nikephoros’un kardeşi Leon Phokas da oğlu Nikephoros ile birlikte buraya gönderilmiştir. Ancak Methymna’nın başkentle bağlantısı yine fazla güçlü çıkmış ve Leon, Tzimiskes’e karşı entrikalar çevirmeye devam etmiştir. Kaynaklar Leon’un sürgününü anlatırken Hellespontos’un ağzındaki Abydos’un Methymna ile doğrudan bağlantılı olduğunu belirtir; bu da başkent ile ada arasında bir iletişim hattı bulunduğunu düşündürmektedir. Bu durumda Abydos piskoposu, sürgündeki komutanla iletişim hâlinde kalmıştır.[72] 1042 yılında Midilli, bir başka ünlü sürgünün, entrikalarıyla tanınan Ioannes Orphanotrophos’un yeni ikametgâhı olmuştur. Onu sürgüne gönderen kişi ise akrabası ve o sırada imparator olan Michael V idi. Ioannes’in, daha sonra imparator olacak olan Konstantinos Monomachos ile adada aynı dönemde bulunup bulunmadığı kesin değildir. Monomachos, aristokrat sevgilisi Skleraina ile birlikte 1035–1042 yılları arasında Midilli’de yaşamış, ardından dul İmparatoriçe Zoe tarafından başkente çağrılmıştır. Bunun üzerine Monomachos onunla evlenmiş, Skleraina ise saraya resmî imparatorluk metresi olarak girmiştir.[73]

Midilli’nin sürgün yeri olarak rolüne ilişkin bu parantezi kapatırken yeniden Lesboslu Azizler David, Symeon ve George’un Yaşamı‘na dönebiliriz. Bu metne göre Midilli halkı ikonlara saygı konusunda son derece kararlıydı. Bunun ne ölçüde doğru olduğunu kesin olarak söylemek mümkün değildir; çünkü bu metin taraflı bir hagiografik belgedir. Metnin yazarı tarafından “kiliseye girip onu kirleten bir domuz” olarak tasvir edilen “sapkın” piskopos Leon’un, aslında ada halkı arasında popüler olup olmadığını da bilmiyoruz.[74] Bu vita’nın anlatısında sapkınlık ve ortodoksi meseleleri merkezi bir yer tutar. Bununla birlikte metin yalnızca adayı ve halkını sadık ortodoks Hıristiyanlar olarak sunmakla kalmaz; aynı zamanda ada ile başkent arasındaki düzenli iletişimi de vurgular. Adanın “sapkın” yöneticisi hastalandığında başkente gider. Daha sonra ölüm korkusuna kapıldığında son derece ortodoks Aziz Symeon’un aracılığına başvurur; Symeon da bir gemiye binerek imparatorluk başkentine gider –sanki bu son derece rutin bir yolculukmuş gibi. Sürgün ve kutsallık temaları böylece imparatorluğun sinir merkezi ile eyaletler arasındaki bağları ortaya koyar. Bu bağlamda sapkın piskopos Leon, Symeon’un artan popülerliği kendi episkopal otoritesini tehdit ettiği için Konstantinopolis’e giderek destek arar.[75]

Bu anlatıların tarihsel gerçeklikle ne ölçüde örtüştüğünü bilmek mümkün değildir. Ada halkının Ortodoksi meselelerine, dindar hagiografın ileri sürdüğünden çok daha kayıtsız davranmış olması da mümkündür. Haldon ve Brubaker, halkın ikonoklazma karşısındaki tutumlarının çok daha esnek ve değişken olduğunu, insanların dindar metinlerin sunduğu kahramanlık anlatılarından ziyade imparatorluk iradesini izlemeye daha yatkın olduklarını ileri sürmektedir.[76] Bununla birlikte vita’daki yolculuk tasvirleri, Midilli’nin gerçekten de daha geniş coğrafi ağların bir parçası olarak görüldüğünü göstermektedir. Lesboslu Azizler Symeon ve George’un hikâyesi, hayatlarının ilerleyen dönemlerinde Ortodoksinin Zaferi olarak bilinen sürece katılmalarıyla daha da ilginç bir hâl alır. Eğer vita’ya güvenilecek olursa, Patrik Methodios’un yönetiminde toplanan sinoda katılmış ve böylece ikonoklazm tartışmasına son veren kararların alınmasına tanıklık etmişlerdir. Dahası Symeon patriğin synkelos’u, George ise Ephesos piskoposluğu için aday gösterilmiştir.[77] Bu gelişmeler adanın Konstantinopolis’teki gelişmelerle bağlantısını bir kez daha ortaya koymaktadır. Ayrıca Midilli doğumluların, Ephesos’un bulunduğu Thrakesion Theması’ndaki kilise işlerinde rol aldığını görmekteyiz. George Ephesos piskoposluğunu reddetmiş, ancak sonunda Mytilene piskoposluğunu kabul etmek zorunda kalmıştır. İki kardeş memleketlerine bir imparatorluk savaş gemisiyle dönmüşlerdir; bu da imparatorluk başkentinin ve sarayın adanın işlerine duyduğu ilginin bir başka göstergesidir.[78]

Lesboslu Azizler David, Symeon ve George’un Yaşamı, bizi Orta Bizans döneminin derinliklerine götürür. Bu dönemde Roma siyasal düzeni, 7. ve 8. yüzyıllarda dramatik biçimde küçülmesine yol açan siyasi, dinî ve askerî krizlerden toparlanarak ekonomik sağlığını, idari etkinliğini ve askerî gücünü yeniden kazanır. Bu süreçte Bizans, 11. yüzyılın ortalarına kadar sürecek güçlü bir genişleme dönemine girer. Midilli, artık imparatorluk filolarının Girit Emirliği’ni ortadan kaldırdığı ve Müslüman deniz tehdidini bertaraf ettiği yeni ve sakinleşmiş bir Ege’de yer almaktadır; böylece nispeten güvenli deniz ticareti ve ticari faaliyetlerin geliştiği yeni bir deniz alanı ortaya çıkmıştır.[79]

Ortodoksinin Zaferi (MS 843). Lesboslu Azizler David, Symeon ve George'un Yaşamı’na göre Midilli’den kutsal şahsiyetler de bu gelişmelerde rol oynamıştır. Kamuya açık fotoğraf

On birinci yüzyıla gelindiğinde, Normanlar, Selçuklu Türkleri ve Patzinakoi’nin birleşik istilalarının yol açtığı varoluşsal krizin patlak vermesinden önce, Roma İmparatorluğu barış koşulları altında gelişip serpilmekteydi. Bu yeni refahın ve ona eşlik eden nüfus artışının, Methymna piskoposluğunun Metropolis rütbesine yükseltilmiş olmasında yansımasını bulduğu düşünülebilir; nitekim Notitia Episcopatum’da bu piskoposluk Lakedaimon’un üzerinde sıralanmaktadır.[80] Adanın refahı muhtemelen Manuel Komnenos’un Midilli’de, Iera’da (muhtemelen günümüzdeki Gera) üçüncü bir piskoposluk kurma kararında da görülmektedir. Bu kilise makamı 14. yüzyıla kadar varlığını sürdürmüş, bundan sonra ise izini kaybederiz. Büyük olasılıkla adanın Ceneviz yönetimine devredilmesinden sonra ayakta kalamamıştır. Bununla birlikte, günümüzde de Midilli’nin en verimli ve üretken topraklarının bulunduğu bölgelerden birinde böyle bir piskoposluğun kurulmuş olması, bu kararın arkasında nüfus artışı ve zenginliğin etkili olmuş olabileceğini düşündürmektedir.[81]

Adanın on birinci ve on ikinci yüzyıllardaki tarihine bakarken, Midilli’nin Roma Devleti ile Venedik arasında yürütülen müzakerelerin konusu hâline geldiğini belirtmek gerekir. Zira Konstantinopolis, çalkantılı 1080’ler boyunca Normanlara karşı yürüttüğü savaşta Venedik’in desteğini aramaktaydı. Bununla birlikte Midilli, Roma Devleti’nin limanlarının önemli bir bölümünü Venediklilere gümrüksüz ticarete açan anlaşmanın dışında bırakılmıştır.[82] Kısa süre sonra, 1089 yılında, adanın valisi Alopos, Smyrna merkezli Tzahas Emirliği’nin yaklaşan istilası karşısında adayı terk etmiştir. Tzahas’ın filosu ulaştığında yalnızca Methymna direnmiş, muhafızları ve halkı yerleşimin güçlü tahkimatlarına güvenmiştir.[83] 1091 yılına gelindiğinde, Balkanlar’daki Patzinakoi tehdidini bertaraf eden Alexios Komnenos, adayı yeniden ele geçirmek için kaynak ayırabilmiştir. Büyük olasılıkla annesi Anna Dalassene’nin önerisiyle Alexios, Ege’de Tzahas’a karşı harekât yürütmek üzere Roma kuvvetlerinin komutanlığına Konstantinos Dalassenos’u getirmiştir. Dalassenos, Roma ordusunun lideri Konstantinos Opos ile birlikte hareket ederek Mytilene’yi geri almış ve böylece Midilli yeniden Roma yönetimine dönmüştür. Mytilene’yi kaybeden Tzahas Smyrna’ya doğru çekilmiş, ancak Dalassenos’un filosu onu yakalayarak gemilerinin çoğunu yok etmiştir. Konstantinos Dalassenos zaferle Konstantinopolis’e dönmüş ve burada Thalassokrator, yani denizin hâkimi olarak anılmaya başlamıştır.

Jeopolitik çalkantılara rağmen on birinci ve on ikinci yüzyıllar ekonomik büyüme dönemiydi. Bu refah çağında Gera bölgesinin artan önemini de izleyebiliriz; bu durum Assos piskoposu Gregorios’un Yaşamı’nda görülmektedir.[84] Burada Gera’daki Akorne’de yerleşik ve varlıklı bir aileden doğmuş bir kişiyle karşılaşırız. Gregorios’un yaşamındaki ilginç bir unsur, henüz genç yaşta başkente gitmesidir; görünüşe göre bu, adanın önde gelen ailelerinin çocuklarını imparatorluk çevresine getiren ve başka yerde kaydedilmemiş bir imparatorluk fermanının parçasıdır. Eğer bu bilgi gerçekten imparatorluk politikasını yansıtıyorsa, Midilli elitlerinin çocuklarına metropol idealleri ve paideia kazandırılması yoluyla imparatorluk merkezine daha sıkı bağlandıklarını görürüz. Gregorios’un dinî eğilimleri vardı ve Kudüs’e bir hac yolculuğuna çıktı; o sırada şehir Haçlıların yönetimi altındaydı. Elbette vita’da aktarılan bilgilerin ne ölçüde doğru olduğunu kesin olarak bilemeyiz. Bununla birlikte bu hikâyenin jeopolitik boyutlarını düşünmek önemlidir. Manuel’in saltanatı, Konstantinopolis’in Kudüs Krallığı’nın işlerine doğrudan müdahil olduğu bir dönemdi.[85] Gregorios’un Kudüs’e yaptığı yolculuk, onu Kutsal Topraklar’a Komnenos hanedanına mensup bir prensesin, İmparator Manuel Komnenos’un yeğeni Theodora’nın, Haçlı kralıyla evlenerek beraberinde krallığın hazinesini dolduran bir çeyiz getirdiği bir zamanda götürmüş olmalıdır. Gregorios onun maiyetinde ya da geniş çevresinde miydi? Kudüs’e yaptığı hac ve Kutsal Topraklar’daki on beş yıllık kalışı yalnızca bir dindarlık eylemi miydi, yoksa başkentte geçirdiği üç yıllık eğitim onu Roma siyasal düzenine farklı bir hizmet için mi hazırlamıştı?[86] Her hâlükârda, Ioannis Krallis’in Afrika ve Güneydoğu Asya haritasına Kutsal Topraklar’ın ayrıntılı bir tasvirini ekleyerek Geç Osmanlı Midilli’si ile bağlarını vurgulaması gibi, Assos Piskoposu Gregorios’un Yaşamı da Ortaçağ Midilli’sinden bir Romalıyı aynı coğrafyaya götürür. Kudüs’ten dönen Gregorios, Konstantinopolis’te kendisini Assos piskoposu olarak takdis edilmiş bulur; bu görev ona, Küçük Asya kıyılarında Methymna’nın kuzeyindeki kardeş şehir Assos için, Ephesos piskoposu tarafından verilmiştir.[87]

Komnenoslar dönemine geldiğimizde, Konstantinopolis’te başlayan gelişmelerin Midilli’yi tarih sahnesine taşıdığı bir başka örneğe daha bakabiliriz. 1148 yılında, Manuel Komnenos’un saltanatı sırasında, o sırada Norman işgali altında bulunan Kekryra’ya doğru bir filo gönderilmiştir. Efthymiadis ve Kaldellis’in açıkladığı üzere, Niketas Choniates’in Tarihi’nin erken 14. yüzyıla ait Metaphrasis’i, imparatorun kız kardeşi Anna’nın eşi Stephanos Kontostephanos’un filosunun Molivon’a (bunun Methymna olduğunu varsaymamız gerekir) ulaştığını ve burada birlikte harekât yürütecekleri Venedik filosuyla buluştuğunu belirtir. 14. yüzyıl metni iki filonun Molivon’da ayrı limanlara demirlediğini kaydeder; muhtemelen bu, denizciler ve askerler arasında çıkabilecek gerilimleri önlemek içindi. Bu kaydın dikkat çekici yönü, Molivon adının Methymna için Yunanca’da ilk kez burada belgelendiğinin anlaşılmasıdır.[88]

Bundan kısa süre sonra, 1281 yılında, Nikaia İmparatorluğu olarak adlandırılan devletin Roma imparatoru Michael VIII, Konstantinopolis’i Latinlerden geri almak üzere hazırlanırken Cenevizlilerle Nymphaion Antlaşması’nı imzaladığında Midilli müzakerelerin bir parçası hâline gelmiştir. Deniz desteği karşılığında Cenevizlilere Midilli çevresinde ticaret kolonileri kurma hakkı verilmiştir. Böylece Anaia, Smyrna, Adramyttion, Chios ve Midilli adasında ticari yerleşimler elde etmişler; ada böylece Ege’den Cenova’ya ve oradan İngiltere ile Flandre’ye kadar uzanan ticaret ağlarına dahil olmuştur.[89]

Bu geniş coğrafi ufuklara yapılan atıfla, Bizans dönemindeki Midilli tarihine ilişkin bu kısa incelemeyi burada sonlandırıyorum; Gattilusio hanedanı altındaki Ceneviz yönetimi ve Roma egemenliğinin son yılları konusuna özellikle değinmiyorum. Görece sınırlı kanıtlara dayanan bu anlatıyı kapatırken, okuyucunun yine de bu metin boyunca devam eden temel temayı, yani bağlantılılık fikrini akılda tutmasını isterim. Osmanlı ve Modern Midilli tartışmalarında da görüldüğü gibi, Geç Antik Çağ ve Roma Orta Çağları’ndaki bu adanın hikâyesi bağlantıların ve onu daha geniş idari, toplumsal, siyasal, dinî ve kültürel ufuklara bağlayan ilişkilerin hikâyesidir. Bu, ada teriminin kökünde yer alan yalıtılmışlık fikrini aşarak daha geniş dünyalarla bağlantı kuran ve hareketliliğin canlı süreçlerine katılan bir adanın hikâyesidir.

[1] İbrahim Oğuz, Midilli’de Osmanlı Vakıfları (Mersin Üniversitesi Doktora Tezi, 2014), 70-71.

[2] Midilli’nin batıya ve kuzeye bakan Ege ile doğusundaki Troad arasındaki konumu için A. Ellis-Evans, The Kingdom of Priam: Lesbos and the Troad Between Anatolia and the Aegean (Priamos’un Krallığı: Lesbos ve Troad, Anadolu ile Ege Arasında) (Oxford: Oxford University Press, 2019).

[3] Bizans’ın Roma tarihinin ana hatları için A. Kaldellis, Romanland: Ethnicity and Empire in Byzantium (Bizans’ta Romalılık: Etnisite ve İmparatorluk) (Boston: Belknap Press, 2019); Roma devletinin siyasal niteliği için A. Kaldellis, The Byzantine Republic: People and Power in New Rome (Bizans Cumhuriyeti: Yeni Roma’da Halk ve İktidar) (Cambridge MA: Harvard University Press, 2015); Romalılığın etnik boyutu için A. Kaldellis, Hellenism in Byzantium: The Transformations of Greek Identity and the Reception of the Classical Tradition (Bizans’ta Helenizm: Yunan Kimliğinin Dönüşümleri ve Klasik Geleneğin Alımlanması) (Cambridge: Cambridge University Press, 2007).

[4] Ortaçağ Roma devletinin bürokrasisinin işleyişine ilişkin önemli meselelerin bir değerlendirmesi için J. Haldon, “Bureaucracies, Elites and Clans: The Case of Byzantium, c.600–1100,” P. Crooks ve T. H. Parsons (ed.), Empires and Bureaucracy in World History (Dünya Tarihinde İmparatorluklar ve Bürokrasi) (Cambridge: Cambridge University Press, 2016), 147-69; Roma Orta Çağları’nda bürokrasinin gayrişahsî niteliği üzerine D. Krallis, “Impersonal Governance in Byzantium: Bureaucracy, Friendship, and Psellos’ Letters,” Greek, Roman, and Byzantine Studies 65 (2025), 99–126; Bizans’ın “Karanlık Çağ” olarak adlandırılan dönemindeki idari değişimin özeti için A. Kaldellis, The New Roman Empire: A History of Byzantium (Yeni Roma İmparatorluğu: Bizans Tarihi) (Oxford, 2024), 418-22.

[5] Osmanlı idaresi, ritüeli ve kurumlarının Bizans kökenlerine dair ilk kez 1931’de Türkçe yayımlanan monografın güçlü tezi için M. F. Köprülü, Some Observations on the Influence of Byzantine Institutions on Ottoman Institutions (Bizans kurumlarının Osmanlı kurumları üzerindeki etkisine dair bazı gözlemler), çev., ed. ve giriş Gary Leiser (Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1999); bu maksimalist tezin değerlendirmesi ve eleştirisi için C. Kafadar, Between Two Worlds: The Construction of the Ottoman State (İki Cihan Aresinde: Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu) (Berkeley: University of California Press, 1995), 35-44.

[6] Hippodrom arşivlerine dair Lydos referansı için Ioannes Lydos, De Magistratibus 3.19, A. C. Bandy (ed.), Ioannes Lydus. On Powers or the Magistracies of the Roman State (Ioannes Lydus: Roma Devleti’nin Yetkileri ya da Magistralıkları Üzerine) (Philadelphia: American Philosophical Society, 1983), 162; vergilendirme üzerine günümüze ulaşan nadir devlet belgelerinden biri olan Theban Kadastrosu için N. Svoronos, “Recherches sur le cadastre byzantin et la fiscalité aux XI et XII siècles: Le cadastre de Thèbes,” BC 83 (1959), 1–145.

[7] Makedonya’daki köylü toplumu üzerine klasik çalışma için A. Laiou, Peasant Society in the Late Byzantine Empire: A Social and Demographic Study (Geç Bizans İmparatorluğu’nda Köylü Toplumu: Toplumsal ve Demografik Bir İnceleme) (Princeton: Princeton University Press, 1977); Athos koleksiyonları için Archives de l’Athos dizisinin 23 cildi; Patmos için E. Branousi, Βυζαντινά έγγραφα της Μονής Πάτμου: Α΄ Αυτοκρατορικά: διπλωματική έκδοσις, Γενική εισαγωγή, Ευρετήρια, Πίνακες (Patmos Manastırı’nın Bizans Belgeleri) (Athens: National Hellenic Research Foundation, 1990).

[8] Taxiarchis manastırının Gattilusio dönemine tarihlenme ihtimali için Ch. Constantinidis ve M. Tsitimaki, «Αρχιτεκτονική και λατρευτική ιδιορρυθμία σε ναούς της Λέσβου», Ήρως Κτίστης, μνήμη Χαράλαμπου Μπούρα, c. I (Athens, 2018), 675-76.

[9] Leimonos manastırındaki elyazmaları koleksiyonu ve olası yerel scriptorium hakkında A. Spanos, «Ἡ συλλογὴ χειρογράφων τῆς Μονῆς Λειμῶνος», A. Spanos (ed.), Ιερά Μονὴ Λειμῶνος Ιστορία – Παλαιογραφία – Τέχνη: Πρακτικὰ Συνεδρίου Μονὴ Λειμῶνος, 27-30 Σεπτεμβρίου 2001 (Athens, 2009), 40-45.

[10] Epigrafik kanıt için S. Efthymiadis ve A. Kaldellis, The Prosopography of Byzantine Lesbos, 284-1355 A.D.: A Contribution to the Social History of the Byzantine Province (Bizans Lesbos’unun Prosopografyası, 284-1355) (Vienna: Verlag der Österreichischen Akademie der Wissenschaften, 2010), 36-37.

[11] Agios Stephanos kilisesinin tarihlemesi için M. Tsitimaki, «Ο ναός του αγίου Στεφάνου στον “Παλιό” Μανταμάδο Λέσβου», Αφιέρωμα στον ακαδημαϊκό Παναγιώτη Λ. Βοκοτόπουλο (Athens, 2015), 47-55; yazıt çizimi için A. Conze, Reise der Insel Lesbos (Lesbos Adasına Seyahat) (Hannover, 1865).

[12] Roma ve erken Bizans dönemlerinde Lesbos’un tarihi için A. Kaldellis, Λέσβος και ανατολική Μεσόγειος κατά τη ρωμαϊκή και πρώιμη βυζαντινή περίοδο (100π.Χ – 600μ.Χ.) [Lesbos and the Eastern Mediterranean in the Roman and Early Byzantine Period (100 BC – 600 AD): A Study of Social, Political and Religious Structures] (Thessaloniki: Herodotos, 2002).

[13] Doğu Roma kent tarihi için A. H. M. Jones, The Cities of the Eastern Roman Provinces (Doğu Roma Eyaletlerinin Kentleri) (Oxford, 1971); ayrıca A. H. M. Jones, The Greek City from Alexander to Justinian (İskender’den Justinianus’a Yunan Kenti) (Oxford, 1940); Antik Çağ sonrası kent yaşamı için C. Foss, “Archaeology and the ‘Twenty Cities’ of Byzantine Asia,” American Journal of Archaeology 81 (1977), 469-86.

[14] Anthemius üzerine G. L. Huxley, Anthemius of Tralles (Trallesli Anthemius) (Cambridge, Mass., 1959); Bizans mimarları için G. Downey, “Byzantine Architects,” Byzantion 18 (1946-48), 112-14; ayrıca The Oxford Dictionary of Byzantium, c. 1, 109.

[15] A. H. M. Jones, The Cities of the Eastern Roman Provinces (Oxford, 1971), xiv.

[16] Kratigos hazinesi için I. Touratsoglou ve E. Chalkia, The Kratigos, Mytilene Treasure: Coins and Valuables of the 7th Century AD (Kratigos, Mytilene Hazinesi: MS 7. Yüzyıla Ait Sikkeler ve Değerli Eşyalar) (Athens, 2008); Geç Antik Çağ’da kültürel süreklilik için C. W. Bowersock, Hellenism in Late Antiquity (Geç Antik Çağ’da Helenizm) (Ann Arbor: University of Michigan Press, 1990), 1-13.

[17] Antik Çağ sonundan Orta Bizans döneminin sonuna kadar kentsel yaşam üzerine genel bir değerlendirme için G. Dagron, “The Urban Economy, Seventh to Twelfth Centuries,” A. Laiou (ed.), The Economic History of Byzantium (Bizans’ın Ekonomik Tarihi) (Washington DC: Dumbarton Oaks, 2002), 393-461; Bizans yerleşimlerinin dönüşümü için M. Veikou, “Byzantine Histories, Settlement Stories…,” Τ. Kioussopoulou (ed.), Οι βυζαντινές πόλεις (8ος-15ος αιώνας) (Rethymno, 2012), 159-206.

[18] Vergi tespiti ve tahsili için W. Brandes ve J. Haldon, “Revenues and Expenditure,” E. Jeffreys, J. Haldon, R. Cormack (ed.), The Oxford Handbook of Byzantine Studies (Oxford: Oxford University Press, 2008), 562-69; vergilendirmenin dönüştürücü rolü için W. Brandes ve J. Haldon, “Towns, Tax and Transformation…,” Towns and Their Territories Between Late Antiquity and the Early Middle Ages (Leiden: Brill, 2000), 141-72; eyalet kentlerinde devlet müdahalesi için J. Haldon, “The Idea of the Town in the Byzantine Empire,” G. P. Brogiolo ve B. Ward-Perkins (ed.), The Idea and Ideal of the Town between Late Antiquity and the Early Middle Ages (1999).

[19] Catania piskoposu Leon’un hikâyesi için A. G. Alexakis (metin ve notlar) ve S. Wessel (çev.), The Greek Life of St. Leo Bishop of Catania (BHG 981b) (Aziz Leon, Catania Piskoposu’nun Yunanca Yaşamı) (Bruxelles: Société des Bollandistes, 2011); bu hikâyenin Akdeniz bağlantılılığı bağlamında yorumu için D. Krallis, “Time, Space, and Physical Reality: Byzantine Authors and the Materiality of the Roman Imagined Community,” V. N. Vlyssidou (ed.), Byzantine Authors and Their Times (Athens: NHRF, 2021), 190-94.

[20] Attaleiates, History (Tarih), 224; Kaldellis ve Krallis, 409-10.

[21] Theodosios the Deacon’un The Capture of Crete (Girit’in Zaptı) adlı eseri Attaleiates’in anlatısına ilham vermiş olabilir.

[22] Theodosios the Deacon’un eseri üzerine L. Andriollo, “Il De Creta capta di Teodosio Diacono fra epos storico ed encomio imperial,” Rivista di Studi Bizantini e Neoellenici 47 (2011), 31-56; metin için H. Criscuolo, Theodosii Diaconi De Creta capta (Leipzig: Teubner, 1979).

[23] A. G. Alexakis (metin ve notlar) ve S. Wessel (çev.), The Greek Life of St. Leo Bishop of Catania (BHG 981b) (Bruxelles: Société des Bollandistes, 2011).

[24] Ege’de savunma yapıları için devlet yatırımı üzerine L. Zavagno, The Byzantine City from Heraclius to the Fourth Crusade, 610–1204: Urban Life after Antiquity (Herakleios’tan Dördüncü Haçlı Seferi’ne Bizans Kenti) (Cham: Palgrave, 2021), 127.

[25] A. Moffatt ve M. Tall (çev.), Constantine Porphyrogennetos: The Book of Ceremonies (Konstantinos Porphyrogennetos: Törenler Kitabı), c. 2 (Canberra, 2012), 657.

[26] Roma Devleti’nin “Karanlık Çağlar” denilen dönemi boyunca Ege’ye yaptığı yatırımın daha geniş çerçevesi için N. Poulou-Papadimitriou, “The Aegean during the ‘Transitional’ period of Byzantium: the archaeological evidence,” J. Crow ve D. Hill (ed.), Naxos and the Byzantine Aegean: Insular Responses to Regional Change (Athens: Norwegian Institute in Athens, 2018), 29-50.

[27] Konstantinopolis’in demografisi ve taşralı nüfusun başkente çekilmesi üzerine R. Van Dam, Rome and Constantinople: Rewriting Roman History During Late Antiquity (Roma ve Konstantinopolis: Geç Antik Çağ’da Roma Tarihini Yeniden Yazmak) (Waco TX: Baylor University Press, 2010), 53-54; ayrıca Efthymiadis ve Kaldellis, The Prosopography of Byzantine Lesbos, 30.

[28] Prodromos’a yapılan atıflar için M. Hendy, Studies in the Byzantine Monetary Economy c. 300-1450 (Bizans Para Ekonomisi Üzerine İncelemeler) (Cambridge: Cambridge University Press, 1985), 588-89.

[29] Theophanes Continuatus, Bekker 1838 içinde, 55, 18-21.

[30] A.-M. Talbott, “Life of St. Theoktiste of Lesbos,” Holy Women of Byzantium: Ten Saints’ Lives in English Translation (Bizans’ın Kutsal Kadınları: İngilizce Çevirileriyle On Aziz Yaşamı) (Washington DC: Dumbarton Oaks Research Library and Collection, 1996), 95-116.

[31] P. Zerlentes, «Περί του αξιοπίστου του συναξαρίου Θεοκτίστης της οσίας», BZ 10 (1901), 159-65.

[32] Talbott, “Life of St. Theoktiste of Lesbos,” 106.

[33] Talbott, “Life of St. Theoktiste of Lesbos,” 108.

[34] Talbott, “Life of St. Theoktiste of Lesbos,” 108.

[35] Talbott, “Life of St. Theoktiste of Lesbos,” 110-111.

[36] Talbott, “Life of St. Theoktiste of Lesbos,” 110.

[37] Aziz Lazaros’un Yaşamı için R. P. H. Greenfield, The Life of Lazaros of Mt. Galesion: An Eleventh-Century Pillar Saint (Washington DC, 2000); köylerin bağlantılılığı üzerine D. Krallis, “Popular Political Agency in Byzantium’s Village and Towns,” Byzantina Symmeikta 28 (2018), 21-23.

[38] Bizans dünyasında kölelik ve köle ticareti üzerine Y. Rotman, Byzantine Slavery and the Mediterranean World (Bizans Köleliği ve Akdeniz Dünyası) (Harvard University Press, 2009).

[39] Talbott, “Life of St. Theoktiste of Lesbos,” 115.

[40] Theophanes Continuatus, Bekker 1838 içinde, 299-300.

[41] Strabo, Geography (Coğrafya), 1.3.19, H. L. Jones (ed.), Strabo, Geography, books 1-17 (New York: Loeb Classical Library, 1917), 223.

[42] Zosimos, 2.33.1, F. Paschoud (ed. ve çev.), Zosime, Histoire nouvelle I (Zosimos, Yeni Tarih I) (Paris: Les Belles Lettres, 1971), 105.

[43] O. Seeck, Notitia dignitatum accedunt notitia urbis Constantinopolitanae et latercula provinciarum (Berlin, 1876), 45.

[44] Ioannes Lydus üzerine A. C. Bandy (ed. ve çev.), Ioannes Lydus, On Powers or The Magistracies of the Roman State (Philadelphia, 1983), 127.

[45] P. Lemerle, Les plus anciens Recueils des Miracles de saint Démétrius (Aziz Demetrios Mucizelerinin En Eski Derlemeleri) (Paris, 1979-81), I, 231.

[46] G. Zacos ve A. Veglery, Byzantine Lead Seals (Bizans Kurşun Mühürleri), no. 211.

[47] Apotheke sistemi ve Midilli üzerine S. Cosentino, “Pillars of Empire: The Economic Role of the Large Islands of the Mediterranean from Late Antiquity to the Early Middle Ages,” Dumbarton Oaks Papers 76 (2022), 277.

[48] Prokopios, Wars (Savaşlar), 4.14.18.

[49] Mango ve Scott, The Chronicle of Theophanes Confessor (İtirafçı Theophanes’in Kroniği), 354.

[50] A. Moffatt ve M. Tall (çev.), Constantine Porphyrogennetos: The Book of Ceremonies (Konstantinos Porphyrogennetos: Törenler Kitabı), c. 2 (Canberra, 2012), 678; stadiodromikon üzerine J. H. Pryor, “The Stadiodromikon of the De Cerimoniis of Constantine VII…,” The Greek Islands and the Sea (London, 2004), 77-108.

[51] Kürekli filolarda su tüketimi üzerine J. Pryor, “‘Water, Water Everywhere, Nor Any Drop to Drink’: Water Supplies for the Fleets of the First Crusade,” M. Balard vd. (ed.), Dei gesta per Francos (Aldershot, 2001), 21-28.

[52] Girit’ten Konstantinopolis’e daha doğrudan bir yolculuk için E. Malamut, Les îles de l’empire byzantine: VIIIe–XIIe siècles (Bizans İmparatorluğu’nun Adaları: 8-12. yüzyıllar) (Paris, 1988), 539; denizcilik üzerine J. Pryor, “Shipping and Seafaring,” E. Jeffreys, J. Haldon, R. Cormack (ed.), The Oxford Handbook of Byzantine Studies (Oxford: Oxford University Press, 2008), 484.

[53] Bizans’ta ticaret üzerine M. Gerolymatou, Αγορές, έμποροι και εμπόριο στο Βυζάντιο (9ος – 12ος α.) [Bizans’ta Pazarlar, Tüccarlar ve Ticaret (9.–12. yüzyıllar)] (Athens, 2008), 129.

[54] Mango ve Scott, The Chronicle of Theophanes Confessor (İtirafçı Theophanes’in Kroniği), 559.

[55] Mango ve Scott, The Chronicle of Theophanes Confessor (İtirafçı Theophanes’in Kroniği), 559.

[56] Douglas Domingo-Forasté, “Life of Sts. David, Symeon, and George of Lesbos,” Byzantine Defenders of Images: Eight Saints’ Lives in English Translation (Tasvirlerin Bizanslı Savunucuları: İngilizce Çevirileriyle Sekiz Azizin Yaşamı), ed. Alice-Mary Talbot (Washington DC: Dumbarton Oaks Research Library and Collection, 1998), 155. Türkçede: Lesboslu Azizler David, Symeon ve George’un Yaşamı.

[57] Domingo-Forasté, “Life of Sts. David, Symeon, and George of Lesbos,” 156.

[58] Domingo-Forasté, “Life of Sts. David, Symeon, and George of Lesbos,” 160-161.

[59] Domingo-Forasté, “Life of Sts. David, Symeon, and George of Lesbos,” 171.

[60] Domingo-Forasté, “Life of Sts. David, Symeon, and George of Lesbos,” 172.

[61] Domingo-Forasté, “Life of Sts. David, Symeon, and George of Lesbos,” 175; ayrıca Smyrna bölgesi ile adalar arasındaki ilişki için H. Ahrweiler, “La région de Smyrne entre les deux occupations turques, 1081-1317,” TM 1 (1965), 1-204.

[62] Domingo-Forasté, “Life of Sts. David, Symeon, and George of Lesbos,” 165, 187, 191.

[63] Domingo-Forasté, “Life of Sts. David, Symeon, and George of Lesbos,” 187, 191.

[64] Domingo-Forasté, “Life of Sts. David, Symeon, and George of Lesbos,” 191.

[65] Midilli’de dinî değişim üzerine A. Kaldellis, “Lesbos in Late Antiquity: Live Evidence and New Models for Religious Change,” W. Caraher, L. J. Hall ve R. S. Moore (ed.), Archaeology and History in Medieval and Post-Medieval Greece (Aldershot: Ashgate, 2008), 155-167.

[66] L. Acheilara, «Μήθυμνα», Αρχαιολογικό Δελτίο 56-59 (2001-2004), Χρονικά Β6 (Athens, 2012), 4-5.

[67] C. Mango ve S. Efthymiadis (ed. ve çev.), The Correspondence of Ignatios the Deacon (İgnatios Diakonos’un Yazışmaları) (Washington DC: Dumbarton Oaks Research Library and Collection, 1997), 104-105.

[68] Fountoulis, tezin 29. sayfasındaki bibliyografya.

[69] C. Mango ve R. Scott, The Chronicle of Theophanes Confessor: Byzantine and Near Eastern History AD 284-813 (İtirafçı Theophanes’in Kroniği: MS 284-813 Bizans ve Yakın Doğu Tarihi) (Oxford: Clarendon Press, 1997), 657-658.

[70] Mango ve Scott, The Chronicle of Theophanes Confessor, 657.

[71] Olayların özeti için Efthymiadis ve Kaldellis, The Prosopography of Byzantine Lesbos, 87; Ignatios’un Midilli’deki sürgünü için Andrew Smithies ve John M. Duffy (ed.), Nicetas David: The Life of Patriarch Ignatius (Niketas David: Patrik Ignatios’un Yaşamı) (Washington DC: Dumbarton Oaks Research Library and Collection, 2013), 40.

[72] Olayların özeti için Efthymiadis ve Kaldellis, The Prosopography of Byzantine Lesbos, 104-105.

[73] Olayların özeti için Efthymiadis ve Kaldellis, The Prosopography of Byzantine Lesbos, 92.

[74] Domingo-Forasté, “Life of Sts. David, Symeon, and George of Lesbos,” 178.

[75] Domingo-Forasté, “Life of Sts. David, Symeon, and George of Lesbos,” 185-187.

[76] İkonoklazm tartışmasına eleştirel bir yaklaşım için J. Haldon ve L. Brubaker, Byzantium in the Iconoclast Era, c. 680-850: A History (İkonoklazm Çağında Bizans, yaklaşık 680-850: Bir Tarih) (Cambridge: Cambridge University Press, 2011), 197-247.

[77] Domingo-Forasté, “Life of Sts. David, Symeon, and George of Lesbos,” 225-227.

[78] Domingo-Forasté, “Life of Sts. David, Symeon, and George of Lesbos,” 226-232.

[79] A. Laiou, Economic History of Byzantium (Bizans’ın Ekonomik Tarihi) (Washington: Dumbarton Oaks).

[80] Laurent, Le Corpus des sceaux de l’empire Byzantin (Bizans İmparatorluğu Mühürleri Korpusu), c. 1, 623-624.

[81] Laurent, Le Corpus des sceaux de l’empire Byzantin, c. 1, 573.

[82] S. Borsari, «Il crisobullo di Alexio I per Venezia,» Annali dell’Istituto Italiano per gli Studi Storici 2 (1970), 112-131; ayrıca T. F. Madden, “The Chrysobull of Alexius I Comnenus to the Venetians: The Date and the Debate,” Journal of Medieval History 28 (2002), 23-41.

[83] Anna Komnene, Alexiad (Aleksiad), VII.8, 222.

[84] Σοφιανός, Ο Άγιος Γρηγόριος Επίσκοπος Άσσου (Aziz Gregorios, Assos Piskoposu) (Athens: Academy of Athens, 2004).

[85] Manuel Komnenos’un evlilik diplomasisi üzerine R.-J. Lilie, Byzantium and the Crusader States, 1096-1204 (Bizans ve Haçlı Devletleri) (Oxford: Clarendon Press, 1993), 175-176.

[86] Konstantinopolis’in 12. yüzyılda kilise üzerindeki denetimi üzerine M. Angold, Church and Society in Byzantium under the Comneni, 1081–1261 (Komnenoslar Döneminde Bizans’ta Kilise ve Toplum) (Cambridge: Cambridge University Press, 1995).

[87] Vita’nın özeti için Efthymiadis ve Kaldellis, The Prosopography of Byzantine Lesbos, 83-84.

[88] Efthymiadis ve Kaldellis, The Prosopography of Byzantine Lesbos, 94-95.

[89] Bu geniş coğrafi bağlantılar için D. Krallis ve A. Jovanovic’in kısa metnine bakınız.