Kuzey Ege Hikâyeleri

Devleti Düşünmek

Devletin ve devlet kurumlarının Midilli halkının yaşamındaki tarihsel rolü – Dimitris Krallis.

Kuzey Ege’nin ve özellikle Midilli’nin coğrafyasını belirleyen, az ya da çok açık biçimde görülebilen çeşitli tarihsel süreklilikler vardır. Dilsel açıdan Yunanca, bugün adada üçüncü binyılına girmiş baskın bir varlığa sahipti ve hâlâ da öyledir. Yer adlarında bile antik dilin ada topografyası üzerindeki izini kolaylıkla tespit edebiliriz. Bu durum, D. Matzouranis’in analizindeki şu örneklerde açıkça görülmektedir:

Antik Pyrra’nın üç kilometre güneyinde Lefkada, Temenos, Temenitis (tepe) ve ardından Tyda adlı kırsal alanlar bulunmaktadır; bunlar toplamda yaklaşık 2500 stremalık bir alanı kaplar. Bu alanların, arazi kayıtlarındaki ‘Tydai’, ‘Lefki Akti’ ve ‘Temenos’ yer adlarıyla örtüştüğü konusunda hiçbir şüphe yoktur. [1]

Siyasal, kültürel ve ekonomik açıdan ise adanın karşı kıyıyla – hem Troas hem de “Midilli peraia’sı” adıyla anılan bölgeyle – kurduğu özgül ilişki, 20. yüzyılın başlarına kadar kesintiye uğramamıştır. Türkiye’den gelen turizmin son dönemdeki dramatik yükselişi de bize bu kadim coğrafi gerçeklikleri yeniden hatırlatmaktadır.

Bununla birlikte, bazı tarihsel süreklilikler daha az görünürdür. Burada daha az tartışılmış bir süreklilikten, yani idare alanındaki süreklilikten söz etmek istiyorum. Midilli ve kentleri Roma dünyasına görece erken bir dönemde entegre olmuştu. MÖ 1. yüzyılda ada Roma egemenliği altına girdiğinde, şehir-devletleri Roma’ya tâbi oldular; ancak iç bağımsızlıklarını ve özyönetimlerini korudular. Roma İmparatorluğu’nun başka bölgelerinde olduğu gibi, romanizasyon sürecinin yerel Rumları Romalılara dönüştürmesi yıllar aldı. İlk etkiler Roma hukukunun alanında hissedildi ve bu hukuk giderek nüfusun yaşamını daha fazla şekillendirdi. Üçüncü yüzyılda Roma vatandaşlığının imparatorluğun tüm özgür sakinlerine verilmesi, Midilli’nin tüm özgür sakinlerini Romalı hâline getirdi. Ardından geç antik çağda, dördüncü ile altıncı yüzyıllar arasında, vergilendirmenin düzenlenmesi, tüm toprakların daha etkin biçimde kayda geçirilmesi ve şehir işlerine daha yoğun müdahale eden kapsamlı bir Roma bürokrasisinin yerleşmesi, Yeni Roma’yı (Konstantinopolis) doğrudan yerel halkın işlerine dâhil etti.

Şöyle sorabilirsiniz: Arazi kayıtları ve vergilendirme neden önemli olsun? O hâlde bu meseleye biraz bakalım. Modern Yunanistan’da, gücümüzü aşan bir şey olduğunda – bir felaket ya da büyük bir hayal kırıklığı – yüksek sesle “nerede bu devlet?” (που είναι το κράτος; ) diye sorarız. Oysa Midilli’de devlet – Roma’da ya da Yeni Roma’da, yani Konstantinopolis’te ve daha sonra Oysa Midilli’de devlet – Roma’da ya da Yeni Roma’da, yani Konstantinopolis’te ve daha sonra Osmanlı Kostantiniyyesi’nde bulunan merkezi devlet İsa’nın ailesini Nasıra’dan Beytüllahim’e götüren ilk nüfus sayımından bugüne kadar sürekli olarak mevcuttu.

Böylece Roma nüfus sayımlarından başlayarak, geç antik çağda istikrarlı mali planlama ihtiyacının vergi reformlarını ve hem kişilerin hem de malların daha sıkı biçimde kaydını beraberinde getirdiği döneme uzanırız. Bu süreçte Midilli sakinleri hem köy ya da kent içindeki yerlerini hem de devlet kadastrolarındaki konumlarını öğrenmeye başladılar. Bu gerçeklik Bizans dönemi olarak adlandırılan Orta Çağ boyunca, daha da yoğunlaştı ve Osmanlı yıllarında da sürdü; Osmanlıların bürokratik eğilimleri bize ada nüfusuna dair son derece ayrıntılı kayıtlar bırakmıştır.

Bütün bunları anlatmamın nedeni şudur: Modern dönemde ulus-devletin sınırlarında yer almasına ya da Roma ve Osmanlı dönemlerinde çevresel bir karakter taşımasına rağmen Midilli, 1500 yıldan uzun bir süre boyunca yöneticilerinin idarî kayıtlarında titizlikle kaydedilmiş bir varlık olmuştur. Nüfusuna gelince; bir milenyumdan fazla süre boyunca söz konusu devlet otoritesiyle sürekli etkileşim içinde yaşamış olmaları nedeniyle, bu halklar uzlaşma ve müzakere konusunda eşsiz bir deneyim geliştirmişlerdir. Elbette Midilli bu bakımdan benzersiz değildir. Yunanistan ve Anadolu toprakları gibi o da Batı Avrupa’daki birçok eyalet, bölge ya da devletten çok daha uzun süre bürokratik açıdan gelişmiş ve karmaşık devletlerin parçası olarak yaşamıştır. Başka bir deyişle, Midilli yüzyıllar boyunca “nerede bu devlet?” sorusuna oldukça açık bir cevap verebilmiştir: çünkü devletle her zaman yakın ilişki içinde yaşamıştır.

Okuyucu yeniden soracaktır: Bütün bunlar neden önemli olsun? Devlet ile Kuzey Ege adalısı arasındaki bu ilişki nasıl tarihsel bir önem kazanıyor? Cevap kısaca şöyledir: Gündelik yaşamlarında Roma düzeninin, Osmanlı İmparatorluğu’nun ve modern Yunan devletinin Midillili yurttaşları ya da tebaaları, öncelikle yakın aile çevreleriyle, dostlarıyla, komşularıyla, çiftçilerle, dükkân sahipleriyle ve diğer özel girişimcilerle ilişki kuruyorlardı. Az ya da çok yerel bağlamlarda gelişen bu toplumsal, ekonomik ve gündelik ilişkiler, örneğin bir Molyvoslunun, bir çiftçi, bir öğrenci, bir sporcu ya da bir baba olarak kimliklerinin oluşumunda merkezi rol oynuyordu. Bu sayısız ilişki ve temasla karşılaştırıldığında devletle kurulan ilişki oldukça marjinal görünebilir. Ve yine de bir ada sakininin herhangi bir anda taşıdığı bütün bu kimlikler, yerel düzeyde bireysel kimliği oluşturan bu nitelikler, az ya da çok, ilgili devlet yapısının zaman zaman yayımladığı ve gündelik yaşamı yerel-üstü çerçeveler içinde tanımlayan düzenlemelere dayanıyordu.

Dolayısıyla geç antik çağ ve Orta Çağ’ın Roma devleti, Osmanlılar ve daha sonra “Atina devleti” (το κράτος των Αθηνών), yukarıda tarif edilen kayıt süreçleri aracılığıyla, yerel özneliklerin oluşumunda merkezi bir rol oynadılar. Bu öznelikler, söz konusu devlet içindeki sayısız başka yerel kimlikle sürekli diyalog hâlindeydi. Kısacası nüfus sayımları, kişilerin ve malların kaydı, ayrıca mülklerin belirli coğrafi gerçeklikler içinde resmî biçimde kayda geçirilmesi; her bireyin kendi yerel coğrafyasına ve bir imparatorluk ya da ulusal merkezin kadastrolarına dışsal biçimde yerleştirilmesi, Midilli halkının yaşamını yüzyıllar boyunca etkiledi.

Roma döneminde – MÖ 1. yüzyıldan MS 1461’e kadar – ve Midilli üzerindeki Osmanlı egemenliği sırasında Roma, Yeni Roma ve Konstantinopolis’teki Babıâli devleti, yerel topluluklarla sürekli diyalog hâlindeydi. Bu devletler, halkı öncelikle devlet hazinesine karşı kolektif yükümlülükler taşıyan yerel vergi gruplarının üyeleri olarak, ancak ikinci olarak bireysel ekonomik ve toplumsal çıkarları olan kişiler olarak ele alıyordu. Belki de hem Roma hem de Osmanlılar – özellikle 14. yüzyıldan itibaren – toprakları şehir şehir ve cemaat cemaat fethettikleri için, tebaalarıyla kurdukları ilişkiler bireyselleşmiş yurttaş kümelerine değil, yerel kolektif kimliklere dayanıyordu. Daha basit söylemek gerekirse, Roma ve Osmanlı egemenliği, fethedilen Rumların ve Romalıların fatih önünde topluca diz çökmesine değil, Roma ve Babıâli ile yapılan şehir sözleşmelerine dayanıyordu.

Bu gerçekliğe özellikle vurgu yapıyorum; çünkü yerel topluluk ile devlet arasındaki bu idarî ilişki, yüzyıllar boyunca yerel halkın siyasal ve toplumsal bilincini şekillendirdi. Devlet uzakta olabilir, fakat kurumları kasabalara ve köylere güçlü yerel kimlikler yaratacak biçimde ulaşıyordu. Kısacası komünalizm ve yerellik yalnızca yerel dinamiklerin ürünü değildi; aynı zamanda yerel-üstü girişimlerin ve güçlerin sonucuydu.

Burada bir dizi beklenmedik sonuçla karşılaşıyoruz. Daha sözde Bizans döneminde, özellikle de 10. yüzyılda, merkezi idarenin kendi ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirdiği bu komünal örgütlenmenin, imparatorluk sarayının hoşuna gitmeyen toplumsal-ekonomik gerçeklikler üretmeye başladığını görüyoruz. Merkezi devlet politikaları aracılığıyla yerel düzeyde tutarlı biçimde örgütlenen bir toplum, yerel bağımlılık ilişkileri ve karşılıklı bağlar yarattı; bunlar genel nüfusu yerel elitlerin müşterileri ve bağımlıları hâline getirdi. Bu elitler de giderek devletle ve onun bedenleşmiş hâli olan imparatorla rekabet etmeye başladılar. “Güç sahipleri” yerel topluluklara kendi iradelerini dayattıkça, yurttaşlarla meşruiyetin garantörü ve devletin koruyucusu olan imparator arasındaki ilişki koptu ve merkezî otorite için tehlikeli bir siyasal iklim oluştu. Bu dönemde eyalet aristokrasisinin bir dizi isyanıyla karşılaşılması tesadüf değildi.

İmparatorlar dengeyi yeniden kurmak amacıyla yasalar çıkardılar ve çeşitli düzenlemeler aracılığıyla “kudretlilerin” (dynatoi) kudretini sınırlamaya çalıştılar; böylece merkezî otoritenin, yerel baskıcılara karşı çoğunluğu koruyan paternalist karakterini vurguladılar. Böylece biraz paradoksal biçimde, yurttaşları vergi amaçlı gruplandıran aynı merkezî otorite, imparator ile yurttaş arasında doğrudan kişisel bir ilişki kurabilmek için bireyi yeniden icat etmek zorunda kaldı; bu ilişki komünal dayanışma ve bağımlılık ağlarını aşmayı hedefliyordu.

İşte burada Osmanlı dönemiyle bir başka süreklilik buluyoruz. Kuzey Midilli’deki Sykamnia’nın Osmanlı kayıtlarına geçmiş sakinlerinden Stratis Kalligeris, Tanzimat olarak adlandırılan dönemdeki gençliğini anlatırken, yani imparatorluk içindeki Rum cemaatlerinin önemli ölçüde geliştiği 19. yüzyıl ortası ve sonlarına ait dönemde, zeytin hasadı olan liomazoma zamanını canlı biçimde tasvir eder. Bölgede nüfuz sahibi varlıklı bir ailede doğan genç Stratis, 22 yaşında Mısır’ın İskenderiye kentine yerleşene kadar yaşamını kaydettiği günlüğünde şöyle der:

Bütün köylüler Ekim ayı civarında zeytin toplama işine başlarlar. Yerli halkın uyanır uyanmaz zeytinliklerdeki arazilere yöneldiği o dönemi asla unutmayacağım. O zamanlar avlularımız, birlikte yola çıkmayı bekleyen kadın ve erkeklerle dolup taşardı. Ancak yola çıkmadan önce, henüz geceyken, onlara kahvaltı etmeleri için un, su, soğan ve zeytinyağıyla yahut benzeri malzemelerle yapılan ve rogos denilen bir yemek hazırlanırdı. O sırada başlarında, yaklaşık on yıl boyunca evimizde hizmet etmiş olan Mihail Vontakis’in bulunduğu marabalar (δούλοι) bu yemekten yerlerdi. Çoğu zaman gece yarısında kalkıp ekmek hamurunu yoğururlardı ki sabaha kadar ekmek hazır olsun. Biz de çok erken kalkmaktan geri durmazdık; zeytinliklere doğru giden insan gruplarını seyretmek için erkenden uyanırdık. Zeytin hasadı işi Eylül sonundan Aralık sonuna, hatta kimi zaman Şubat ayına kadar devam ederdi. Herkes zeytin işini tamamladığında büyük bir şenlik düzenlenirdi. Erkekler ve kadınlar, yani zeytin toplama işinde bulunan ve hasadın sonuna kadar kalanlar, gündüz vakti köye çıkar, uzun sopalara mendiller bağlarlardı; bu sopalara hâlâ “golas” denir. Aralıklarla ateş açarak, şarkılar söyleyip gülerek ilerler, sonunda efendinin evine varırlardı. Orada rakı ve benzeri içkiler içer, sonunda sarhoş oluncaya kadar eğlenirlerdi. [2]

Bu metin Midilli topluluklarının Bizans ve Osmanlı İmparatorlukları içindeki toplumsal, ekonomik ve siyasal örgütlenmesine dair tartışmayla nasıl ilişkilenir? Stratis’in özgün Yunancasındaki felaket imlasını bir an için bir kenara bırakalım ve sunduğu sahneye odaklanalım. Burada zeytin yetiştirilen bölgelerin belki de en önemli yıllık faaliyetinin tasvirini görüyoruz. Genç Stratis’in açıkladığı gibi, zeytin hasadı sonbahardan erken kışa kadar sürmekte ve tüm köy topluluğunu harekete geçirmektedir. Günlüğünün bu birkaç satırında yerel toplumsal tabakalaşma, Bizans hukukundaki “güçlüler” ile “yerliler”, “köleler” (Stratis’in kullandığı şekliyle δούλος sözcüğü “maraba”ya yakın muğlak bir anlama sahiptir) arasındaki ayrım açıkça görünmektedir.

Modern reflekslerimiz bu metnin ortaya koyduğu manzara karşısında tökezler. Birbirine açıkça karşıt toplumsal sınıflar yerine burada organik olarak birbirine bağlı bir toplum görüyoruz. “Ev içi” işçi sınıfı, zeytinliklere gitmeden önce kahvaltıda “rogos” ikram edilmek üzere “efendinin” evine gelir. Hasadın sonunda ise zeytin işinde çalışanların efendinin evinde içip sarhoş olduğu büyük bir şölen düzenlenir.

Hiyerarşi, ekonomik sömürü ve bağımlılık ilişkileri burada, Bizans yasa koyucusuna oldukça tanıdık gelecek bir yerel paternalizm çerçevesinde ifade edilmektedir. İlginç olan ise Osmanlı idaresinin tepkisinin de kendisinden önce gelen Bizans otoritelerinden çok farklı olmamasıdır. Geç Osmanlı döneminin önemli figürlerinden biri olan Midilli Mutasarrıfı Namık Kemal, Molyvoslu bir köy ihtiyarı ve Stratis’in babası Konstantinos’un aile dostu olan Ioannis Kralis hakkında İstanbul’daki makamlara yazdığı raporda şöyle diyordu: “şimdiye kadar bir hüsn-i hizmet ve hususiyle hayırhahane bir hareketi görülmemiştir. Fırsat bulduğu gibi fukara-yı ahaliyi iz‘âc ederek menfaat-i şahsiyesini o suretle temin etmeğe çalışır.” [3]

Ioannis, Sykamnia’daki “beyefendi”den toplumsal açıdan çok farklı değildi; o da “yerli” çiftçilere kahvaltı sunmak ve şölenler düzenlemek üzere evini açıyordu. Yerel paternalizm ile devlet paternalizminin yan yana gelişi; adalete bireyselleştirilmiş yaklaşım taşıyan imparatorluk fikri ile eşitsiz ama organik bağlarla birbirine bağlı yurttaşlar arasındaki bağımlılık ağlarıyla şekillenen yerel toplumsal ilişkiler arasındaki fark, bizi Bizans’a götürür. Aynı zamanda bize şunu hatırlatır: Antik çağdan 20. yüzyıla kadar devlet gücünün eyaletlerde ve özellikle Midilli’de sürekli mevcut olmasına rağmen, yerel ritüeller ve gelenekler hiçbir zaman yerel-üstü güçler ve buyruklarla diyalog hâlinde olmaktan çıkmamıştır.

[1] D. M. Matzouranis, “Toponyms from the ancient cadastral map of Lesvos,” BZ 44 (1951), s. 412.

[2] Barba Stratis’in günlüğü için Maria Korakas’ın transkripsiyonunu esas alıyoruz. İlgili pasaj için bkz. transkripsiyonun 17–21. sayfaları. Özgün metin, birkaç sayfanın fotokopileri dışında, hâlen bulunabilmiş değildir. Metnin transkripsiyonu 1980’lerde yapılmıştır. Yazım, Maria Hanım’ın bu transkripsiyonda kaydettiği şekliyle verilmiştir.

[3] Namık Kemal’in Ioannis Kralis’e dair değerlendirmeleri için İSAM Kütüphanesi Arşivi’ne başvuruyoruz: TDV İSAM Kütüphane Arşivi (İKA), HHP-A-1-dos.2-1353, Rumi 27 Eylül 1298 / Miladi 9 Ekim 1882.